Kayıt Ol  |  Giriş
NotOku'yu +1'le
Açıköğretim fakültesi (AÖF) e-öğrenme eğitim portalı
24.11.2014
Ders: Büro Yönetimi      Ünite 2      19 Şubat 2011 Ara     

Yönetim Anlayışları

İnsan doğasının sosyal yaşamı zorunlu kılan yönü, işbirliği ve işbölümü esasına dayanan toplumsal bir yaşam biçimini ortaya çıkarmıştır. Buna bağlı olarak da insanlar belirli ilkeler ve kurallar etrafında birleşerek çeşitli sosyal örgütleri meydana getirmişlerdir. İnsanlık tarihi boyunca bu kurallar ve ilkeler değişim göstermiş ve farklı yönetim anlayışlarının doğmasına neden olmuştur. Yönetim anlayışlarını, tarihsel gelişim sürecini dikkate alarak klasik yönetim anlayışı ve çağdaş yönetim anlayışı olarak iki temel başlık altında incelemek mümkündür. Bunlar günümüzün yönetim anlayışını açıklamak için altyapı oluşturacaktır.

Klasik Yönetim Anlayışı

Tarihin başlangıcından sanayi devrimine kadar yönetim ve organizasyon faaliyetleri genellikle toprak, din ve askerlik üzerinde yoğunlaşırken kısmen de küçük iş birimlerinde kendini gösteriyordu. Bu dönemde müşteri talepleriyle sınırlı, siparişe dayalı az sayıda üretim biçimi vardı; yönetim ve organizasyon uygulamalarına geleneksellik hâkimdi. Yönetim daha çok deneyime, sezgilere ve sağduyuya dayalıydı; yöneticiler genelde baskıcı ve otokratikti.

Sanayileşme sürecinde tarımdan sanayiye, küçükten büyüğe, birim üretiminden kitle üretimine geçişle birlikte yönetim anlayışında da önemli değişmeler oldu. Bu değişimin başlangıcı sayılan klasik yönetim anlayışında, bilimsel yönetim, yönetim süreci ve bürokrasi olmak üzere üç temel yaklaşım vardır. Klasik yönetim anlayışı 1930’lu yıllara kadar geçerliğini korumuştur. Daha sonra insan unsurunu ön plana çıkartan insan ilişkileri yaklaşımıyla neoklasik yönetim yaklaşımı geliştirilmiştir. Ancak bu yaklaşım da esas olarak klasik yönetimin temel ilkeleri üzerine yapılandırıldığı için aynı başlık altında incelenecektir.

19. Yüzyılda Frederick W. Taylor (1856-1915), yönetim bilimine önemli katkılar yapan çalışmalarla tarihe adını yazdırdı. Bu dönemde Taylor, arkadaşları ve daha sonra izleyenleri tarafından geliştirilen bu yönetim yaklaşımına “bilimsel yönetim yaklaşımı” ya da “Taylorizm” adı verilmiştir.

Taylor’a göre yönetim gerçek bir bilimdir ve temeli açıkça tanımlanmış kanunlara, kurallara ve ilkelere dayanır. Bu yaklaşımla Taylor, fiziksel görevlerin verimliliği sağlayacak biçimde yapılabilmesi için gerekli olan en iyi yönetim ilkelerini ortaya koymuştur. Bu ilkeler, tüm işlerin, iş yaparken kullanılan araçların ve yöntemlerin standartlaştırılmasını; işlerin en kolay yoldan ve kısa zamanda yapılabilmesi için hareket ve zaman etütlerinin yapılmasını; çalışanların bilimsel yollarla seçilmesini ve eğitilmesini; çalışanların teşvik edilmesi için parça başı ücret sisteminin uygulanmasını; uzmanlaşmayı sağlayacak fonksiyonel ya da bölümlere göre ayrılmış ustabaşılık sisteminin uygulanmasını gerektirmektedir. Taylor tarafından geliştirilen bu yönetim ilkeleri, çağında büyük bir devrim yaratmış ve üretimde verimliliğin artmasını sağlamıştır. Bugün geçerli olan çağdaş yönetim tekniklerinin temelinde de bu ilkeleri bulmak mümkündür.

O dönemin diğer bir bilimsel yöneticisi Frank Gilberth’di; Lillian Gilberth ile birlikte yaptıkları zaman ve hareket etütleriyle, gereksiz hareketleri ortadan kaldırarak işleri basitleştirmeyi, yorgunluğu azaltmayı ve işin daha kısa sürede yapılmasını amaçlamışlardı. Taylor’un çağdaşı olan Henri Fayol da (1841-1925) yönetim sürecinin analizi için düşünsel bir çatı sunmuştur. Fayol tarafından yönetim faaliyetleri birbirini izleyen, belirli fonksiyonlardan oluşan bir süreç olarak ele alınmış; yapıyla, süreçlerle ve sonuçlarla ilgili bazı ilkeler geliştirilmiştir. Genel olarak Taylor ile Fayol arasındaki temel farkın, Taylor’un işçilerden beklediğini Fayol’un yöneticilerden beklemesi olduğu söylenebilir.

Aynı dönemde Max Weber (1864-1920), bürokrasiyi ideal bir örgüt biçimi olarak önermiştir. Bürokratik yapının herhangi bir yapıya göre daha üstün olduğunu düşünen Weber’e göre, ileri derecede uzmanlaşma, katı bir hiyerarşik yapı, bilimsel olarak saptanmış ilke ve kurallara dayalı yönetim, çalışanların sadece kendilerine söylenenleri yapmaları ve inisiyatif kullanmamaları, işe atamalarda ve yükseltmelerde liyakata önem verilmesi etkenliği artırır.

1924-1933 yılları arasında Elton Mayo ve arkadaşları Hawthorne deneyleriyle yönetimin davranış alanına büyük katkılar yapmıştır. Bu katkılar sonucunda doğan insan ilişkileri hareketi, yönetimde yeni bir dönemin başlamasına neden olmuştur. Bu döneme kadar yönetime hâkim olan görüşün “örgüt verimliliğinin ancak formel yapı ve kanallar yoluyla artırılabileceği” yönünde olması nedeniyle, Mayo, deneylerine ışıklandırma, ısıtma, yorgunluk ve fiziki yerleşim düzenlerinin işçilerin verimlilikleri üzerindeki etkilerini ortaya çıkartmak amacıyla başlamıştı. Fakat yapılan deneylerin en önemli bulgusu, fiziksel çalışma koşullarının iyileştirilmesine rağmen verimliliğin tamamen kontrol altına alınmasının mümkün olmadığıydı. Bu nedenle Mayo, daha sonra işçilerin davranışlarını fiziksel, psikolojik, ekonomik ve diğer yönleriyle incelemiş; elde ettiği sonuçların geniş sosyal örgütler ve yönetim üzerindeki etkilerini izlemiştir. Bu çalışmalardan sonra informel grup yapılarının ve kanallarının da yönetimin amaçlarını gerçekleştirmede çok önemli katkılar yapabileceği ortaya çıkmıştır.

Neoklasik yaklaşımın temel kavramları, insanların sadece fizyolojik değil sosyal varlıklar oldukları, birbirlerinden farklı yapılarının bulunduğu, davranışlarının her birinin bir nedene dayandığı, insanlar ile örgütler arasında karşılıklı bağımlılıkların bulunduğu ve işletme örgütlerinin birer sosyal sistem olduklarıdır. Klasik teorinin rasyonellik, ekonomik insan, iş, görev, düzen, disiplin ve örgüt yapısı gibi üzerinde önemle durduğu kavramlara karşılık, neoklasik ya da insan ilişkileri yaklaşımı, insan davranışları, gruplar, sosyal insan, kararlara katılma, tatmin ve motivasyon gibi değerleri ön plana çıkartmıştır. Öte yandan neoklasik yaklaşım, aşırı işbölümüne, otoritenin merkezleşmesine, sıkı ve dar kontrol alanına karşı çıkarken örgüt içindeki informel gruplara önem vermiş ve insanların öncelikle psikososyal gereksinimlerinin karşılanması gerektiğini savunmuştur.

Her iki klasik anlayışın ileri sürdüğü biçimsel örgüt yapısını belirleyen unsurlar ve ilkeler, yönetim biliminin daha sonraki aşamalarında eleştiri almış olmakla birlikte, bunların yönetim uygulamaları üzerinde çok güçlü etkileri bulunmaktadır. Günümüzde bile bu yaklaşımların temel ilkeleriyle hareket eden geleneksel yönetim anlayışlarının olduğu söylenebilir.

Klasik yönetim anlayışına dayalı geleneksel yönetimin temel özellikleri şunlardır:
- Fiziki ve maddi sermaye çok önemlidir; birincil kaynaktır.
- Makinelerin ve fiziki emeğin üstünlüğü hâkimdir; insan unsuru ikinci derecede önem taşır.
- Üretim merkezi temel olarak fabrikadır.
- Merkeziyetçilik hâkimdir.
- Büyüklük, etkenlikle eş anlamlı olarak kullanılır.
- Sermayenin özel mülkiyeti vardır, serbest rekabet ve kâr maksimizasyonu çok önemlidir.
- İşler dikkatli bir şekilde tanımlanır ve uzmanlaşma sağlanır.
- Mavi yakalı işçiler ile beyaz yakalı memurlar arasında belirgin bir fark vardır.
- Dik bir hiyerarşik yapı vardır, yetki sorumluluk ilişkileri ayrıntılarıyla belirlenir.
- Temsili demokrasi geçerlidir, insan haklarına bağlılık vardır ve insancıllık ilkesi benimsenir.

Sıra Sizde 2

Bilimsel yönetim anlayışının temel ilkeleri nelerdir?

Çağdaş Yönetim Anlayışı

1950’li yıllara gelindiğinde işletme örgütleri giderek büyümüş ve çalışanların sayısı artmıştır. Teknolojik gelişmelere bağlı olarak üretim yöntemlerinde değişmeler olmuş ve daha nitelikli insanların çalıştırılması gereği ortaya çıkmıştır. Bunun yanı sıra çalışanların eğitim ve kültür düzeylerinin yükselmesi, onların beklentilerinde ve gereksinimlerinde değişime neden olmuştur. Tüketicilerin bilinçlenmeye başlamaları ürünlerle ve hizmetlerle ilgili gereksinimlerini ve beklentilerini değiştirmiştir. Bütün bunlara ilave olarak uluslararası ilişkilerin de gelişmeye başlamasına bağlı olarak rekabet artmıştır. Sonuç olarak bu değişimler ve gelişmeler, işletme örgütlerinin klasik yönetim ilkeleriyle yönetilmesini güçleştirmiş, yeni ve farklı yaklaşımlar gerektirmiştir. İşte bu yıllarda ortaya çıkmaya başlayan çağdaş yönetim anlayışının temelini sistem görüşü temsil etmektedir. Sistem kavramı ve sistem yaklaşımıyla ilgili açıklamalar birinci ünitede yapıldığı için burada tekrar edilmeyecektir.

Sistem görüşüne dayanan yönetim yaklaşımı, örgütlerin “uyarlanabilir açık bir sistem” olarak anlaşılmasının değeri üzerine odaklanmıştır. Çünkü işletmeler insan yapımı sosyal sistemler oldukları için yıkılmaktan ya da bozulmaktan (entropi) kurtulmaları ve iyi yönetilmeleri koşuluyla sonsuza kadar hayatta kalabilirler. Bunun için bir yandan çevresel değişimlere yanıt vermeleri, öte yandan hızlı değişime karşı kendilerini koruyacak mekanizmaları geliştirmeleri ve dengeyi oluşturmaları gerekir. Doğru dengenin bulunması ise, işletmenin sonsuza kadar hayatta kalabilmesini sağlayacak kilit unsurdur.

Sistem yaklaşımı daha sonra yönetsel sistemleri incelemekte kullanılmıştır. Karmaşık bir örgütün yönetsel sisteminde teknik, kurumsal ve örgütsel olmak üzere üç düzey bulunur. Teknik düzey, mal ve hizmet üretimiyle ilgilidir. Örgütsel düzey, teknik ve kurumsal düzeyleri koordine ederek birleştirir. Kurumsal düzey ise, örgütün çevresel etkilere yönelik tüm faaliyetleriyle ilgilidir. Bu yapılar arasında farklı çıkarlar ve farklı düzeyler olmasına rağmen, üçü de örgütün amaçlarının elde edilmesi yönünde kendi yeteneklerini ve enerjilerini birleştirmelidirler. Bunun için yöneticilerin planlama, örgütleme ve kontrol işlevlerini yerine getirmeleri; sayısal yöntemleri kullanarak karar vermeleri; etkili liderlik, koordinasyon ve iletişim tekniklerini kullanmaları gerekir.

Sistem yaklaşımının savunucuları sistem kavramına uygulanabilen yararlı bazı tekniklere ve yönetim araçlarına dikkat çekmektedirler. Karar verme modelleriyle doğrudan ilgili olan yöneylem araştırması, simülasyon, PERT ve CPM, bu yöntemlerin birkaçıdır. Sistem yaklaşımları başlığı altında toplanabilecek diğer yöntemler ise, sistem mühendisliği, sıfır tabanlı bütçeleme ve uyarlanabilir örgüt yapısıdır. Bunlar, yöneticilere hedeflerini analiz ederek riskleri, maliyetleri karşılaştırma ve alternatif stratejilerle ilgili ödüllerin seçimini sağlayan hareket tarzını belirleme sırasında yardım eder. Yöneticiler, resmin bütününe, sistemlere veya yaklaşımlara bakarak düşündükleri bütün faktörler arasındaki ilişkileri anlayabilirler. Sistem araçlarının ve tekniklerinin üçüncü grubu da bilgi sistemleri içinde değerlendirilebilir. Bilgisayarlar, bilgi teorisi ve kontrol sistemleri gibi bilgi sistemlerinin yardımıyla yöneticiler, görevlerini etken bir şekilde yerine getirmelerini sağlayacak yeterli, doğru ve zamanlı bilgiyi elde ederler.

Çağdaş yönetim anlayışını temsil eden bir diğer yaklaşım da durumsallık yaklaşımıdır. 1970’li yıllarda işletme bilimcilerinin üzerinde durmaya başladıkları durumsallık yaklaşımı, organizasyon ile teknoloji ve organizasyon ile çevre ilişkilerini araştıran çalışmalar sonunda geliştirilmiştir. Klasik, neoklasik ve sistem yaklaşımlarının, her koşula uygulanabilecek en iyi yönetim biçiminin nasıl olması gerektiği konusunda genel ilkeleri ve kuralları vardı. Oysa durumsallık yaklaşımı, yönetimin evrenselliğini kabul etmekte ve her zaman bütün faaliyetleri yönetmek için “en iyi tek bir yolun” bulunmadığını savunmaktadır. Bu yaklaşıma göre, yönetimin etkililiği çevresel koşulların özelliklerine ve yönetimin bunlara uyum gücüne bağlıdır. Örgüt yapısının nasıl olacağını, bağımsız değişken olarak iç ve dış çevresel koşullar belirleyecektir. Bu bağlamda yönetimde başarılı olabilmek için farklı durumlar ve koşullar, bunlara uyan kavramları, teknikleri ve davranışları gerektirir. Yönetim bilimine yeni bir boyut kazandıran durumsallık yaklaşımı, büyük ölçüde sistem yaklaşımından yararlanmıştır. Örgütü bir sistem olarak ele alan bu yaklaşım, alt sistemlerin aralarındaki ilişkiler ile bu alt sistemlerin ve sistemin bütününün dış çevreyle ilişkilerini incelemekte ve tanımlamakta; buna bağlı olarak da tamamen kendisine özgü tanımlanan durum için en uygun organizasyon yapısının ve yönetim modelinin seçilmesini amaçlamaktadır.

Günümüzün Yönetim Anlayışı

Çağımızın “değişim ve dönüşüm çağı” ya da “iletişim ve bilgi çağı” olarak adlandırılmış olması hiç farketmez. Asıl gerçek, günümüzde her şeyin geçmişe göre çok farklı olduğudur. Bunun temel nedenlerinden biri küreselleşmedir. Ekonomik açıdan küreselleşme insanların, ürünlerin, bilginin ve paranın dünyada serbestçe dolaşabilmesi anlamına gelir. Bu küreselleşme sürecinde yeni ekonominin koşullarına uyabilecek bir yapılanmayı gerçekleştirebilen toplumlar ve örgütler hayatta kalabilecekler, bunu başaramayanlar ise, yok olup gideceklerdir. Küresel rekabette örgüt yapılarının yenilikçi, yaratıcı, esnek ve bilgiye dayalı olmaları önemli bir gerekliliktir.

Teknolojik gelişmeler, gerek özel yaşamları, gerek iş yaşamlarını kökten değiştirmiştir. Artık teknolojik gelişmelere ayak uydurmak, çağdaş yönetimin başarısının temel şartı durumuna gelmiştir. Bilgisayarlar, bilgisayar ağları ve Internet sayesinde bundan böyle örgütlerin kuruluş yerlerinin önemi ve etkisi ortadan kalkmaktadır. Uygun teknoloji ve yöntemler kullanılarak sanal piyasalar ve sanal örgütler yaratılmakta; buralarda, dünyanın her yerine, yılın her günü, günün her saati hizmet sunulabilmektedir. Değişme olgusunun özündeki en önemli unsur “bilgi”dir. Bilgi, insanların ve toplumların yaşamlarını yeni biçimlere dönüştürmüştür. Günümüzde bilgiyi elinde bulunduran, yeni bilgi üreten, bilgi açısından zenginleştirilmiş ürünler ve hizmetler sunan örgütler, çok önemli bir rekabetçi üstünlüğe sahip olmaktadırlar. Bu da örgütlerin, bilginin elde edilmesi, kurumsal hafızaya depolanması, ürünlere ve hizmetlere değer katacak bir unsura dönüştürülmesi konularına daha duyarlı olmalarına ve daha çok çaba göstermelerine yol açmaktadır.

Geleneksel hiyerarşik örgüt yapıları ortadan kalkmakta, yerini az kademeli, ekip ve proje çalışmalarına dayalı basık ve yalın yapılar almaktadır. Yöneticiler emir veren otoriter kişiler olmaktan çıkıp bir takım kaptanı, bir koç gibi davranmaktadırlar. Üretimde müşteri odaklılık ve kalite anlayışı her türlü yönetim uygulamasının içine girmektedir.

Bir başka önemli değişim de çalışanlarda olmuştur. Çalışanlar, artık zamanları ve fiziksel güçleri satın alınan ya da kiralanan, kendilerine verilen sınırlı görevleri soru sormadan yerine getiren, aşırı derecede itaatkâr, sadece para için çalışan bireyler değil; eğitimli, çeşitli yetkinliklere sahip, para dışında motivasyon yolları arayan, katılımcı, yaratıcı, yenilikçi, inisiyatif kullanabilen, örgüte körü körüne bağlanmayan, kariyerlerini geliştirmek için çaba harcayan bireylerdir. Artık çoğu işyerinde erkek egemenliği kalkmış, kadınlar da çeşitli iş alanlarında erkekler kadar kendilerini kanıtlamışlardır. Çalışanlar bireysel olarak işin yalnızca bir bölümünden sorumlu olmak yerine, sürecin tümünden ve sonuçlarından da sorumlu olmak istemektedirler. Bireysel çalışma ve bireysel başarı yerine ekip çalışması, ekip başarısı ve dolayısıyla örgütün başarısı önem kazanmıştır.

Yukarıda sıralanan gelişmeler ve değişmeler doğrultusunda günümüz örgütlerine hâkim olan yönetim anlayışının temel özellikleri şunlardır:

- Bilgi sermayesi belirleyicidir.
- Beyaz yakalıların yerini bilgi işçileri almıştır, bilgi işçilerinin fikir egemenlikleri sağlanır.
- Gelişmişlik düzeyi kişi başına bilgi üretme kapasitesiyle ölçülür.
- Bilgisayarlar entegre bir şekilde kullanılır.
- Bilgi ağları ve veri tabanları çok önemlidir.
- İnsan sermayesi maddi sermayeden üstündür.
- Zaman çok değerli bir kaynaktır.
- Amaç, öz disiplini ve katılımcı demokrasiyi sağlamaktır.
- Ekip çalışması ve sinerji yaratılması önemsenir.
- Esneklik, yenilik ve yaratıcılık, ulaşılmak istenen önemli hedeflerdir.

Bir Cevap Yazın

*