Kayıt ol  |  Giriş
NotOku'yu +1'le
Ders: İslam Dininin Temel Kaynakları      Ünite 1      8 Nisan 2011 Ara     

Vahiy Kavramı

Kur’ân, Vahiy ve Diğer Vahiyler

Kur’ân-ı Kerim kendisini, vahyedilmiş bir kitap olarak tanımlar:

“(Ey Muhammed) Böylece ana kenti (Mekke) ve çevresinde bulunanları uyarman ve hiçbir şüphe bulunmayan toplanma günü ile uyarman için, sana Arapça bir Kur’ân vahyettik. …”.(42/Şura 7)

Kur’ân, önceki peygamberlere de vahiy geldiğini açıkça belirtiyor:

“Nuh’a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a Yakub’a, Yakub’un torunlarına İsa’ya, Eyyub’a, Yunus’a, Harun’a ve Süleyman’a da vahyettik ve Davud’a Zebur’u verdik” (4/Nisa 162).

Vahyin Sözlük Anlamı

Vahiy kelimesi Arapça vhy kökünden türetilmiştir. Kelimenin sözlük anlamı ‘ilham etme’, ‘işaret etme’, ‘imada bulunma’, ‘fısıldama’, vb. anlamları içerir.

Meselâ Zekeriya’nın (a.s.) işaret ederek toplumuna Allah’ı teşbih etmelerini anlattığı söylenirken vhy fiil kökü kullanılmaktadır (19/Meryem 11).

Bir önceki âyette geçen, “ellâ tukellime’n-nâse” (konuşmamandır) ibaresi söz konusu âyette kullanılan “evhâ” (işaret etti) ibaresini açıklamaktadır. Burada işitilen bir ses olmaksızın bir fikri, bilgiyi,emri işaret yoluyla aktarma eylemi anlatılmaktadır.

Bir başka yerde, Şeytan’ın ve cinlerin ilham etmesinden (vhy) söz edilmektedir (6/En’am 112). Burada ise ses olmadığı gibi görüntü de bulunmamaktadır.

Bir başka yerde Allah, Hz. Musa’nın annesine “Musa’nın başına bir şey gelmesinden korkuyorsa onu denize bırakmasını” emretmiştir. Burada da vhy fiil kökü kullanılmaktadır (20/Ta-Ha 38). Allah
Hz. İsa’nın Havarileri’ne de benzeri bir şekilde ilham etmiştir (5/Mâide 111).

Soru

Allah’ın canlı ve cansız varlıklara vahyetmesi nasıl anlaşılabilir?

Ayrıca Allah’ın bal arısına vahyettiği belirtilmektedir (16/Nahl 68,69). Burada vahiy onların yaratılışına, kendilerine has içgüdülerinin Allah tarafından yerleştirilmesi şeklinde yorumlanmıştır.
Allah’ın yere ve gökyüzüne de çeşitli emirleri vermesi vhy fiili ile anlatılmaktadır. Buna göre vahiy kelimesini sözlük anlamına göre şöyle tanımlayabiliriz:

“Bir bilgiyi, bir düşünceyi, bir emri, konuşmada olduğunun aksine ses kullanmaksızın ve çoğu zaman üçüncü şahıslara gizli kalacak şekilde aktarmaktır;

Yüce Allah’ın bütün varlıklara fıtratlarına uygun hareket etme içgüdüsünü yerleştirmesidir.”

Vahy’in Terim Olarak Tanımı

Kelimenin terim olarak anlamını ise 42/Şûrâ, 51 deki âyeti en açık bir şekilde ortaya koymaktadır:

“Allah bir insanla karşılıklı konuşmaz. Ancak vahiyle veya perde arkasından konuşur veya bir elçi gönderip izniyle dilediğini vahyeder. O Yücedir Hâkimdir”.

O halde vahiy, Allah’ın beşerle doğrudan konuşmaması, O’nun bildirmek istediği bilgiyi insanın kalbine ilham etmesidir. Bu tür bilgi aktarımının uykuda iken rüya yoluyla da gerçekleştiği kabul edilmektedir.

Âyette belirtilen ikinci vahiy yolu, Allah’ın ‘perde arkasından’ peygamberle konuşmasıdır. Bu ifade bize Hz. Musa’nın Allah ile yüz yüze konuşmak istemesine rağmen, Allah’ın bunu kabul etmemesi ve onunla çalı arkasından konuşması olayını hatırlatmaktadır (bkz. 7/A’raf 143). Allah’ın Hz. Musa ile bu şekilde konuşarak onu insanlar arasında yücelttiği konusunda Tevrat ile Kur’ân birleşmektedir (4/Nisa 164; 7/A’raf 144; karş.: Sayılar,125-8).

Üçüncü yol ise, Allah’ın resul, yani bir elçi melek göndererek vahyetmesidir. Bütün bu anlatılanlardan yola çıkarak, terim olarak vahiy için şu tanımı yapmamız mümkündür:

‘Allah’ın doğrudan ama kendisini göstermeksizin veya elçileri vasıtasıyla, seçtiği insanlarla üçüncü şahısların anlaması mümkün olmayan bir gizlilikle konuşarak ilettiği ilâhi bilgidir’.

Vahiy ve Peygamber

Allah, vahiy meleği ve peygamber arasında geçen bu ilişkiye bir başka kişinin nüfuz veya müdahale etmesi söz konusu değildir. Ayrıca bu bilgilendirme ilişkisi tek yönlüdür. Başka bir deyişle bilgi Allah’tan gelmekte ve peygambere ulaşmaktadır.

Vahiyde bilgilendirme ilişkisi

Yoksa bu bir karşılıklı konuşma, haberleşme değildir. Peygamber burada sadece kendisine ulaşan bilgiyi alan durumundadır. Bu çerçevede peygamberler vahye uyarlar. Onlar vahyi bir emanet olarak kabul etmişler, onda hiç bir tasarrufta bulunmamışlar ve kendilerinden bir şey katmamışlarıdır.

“Eğer (Muhammed) Bize bazı sözler isnad etmiş olsaydı, Biz onu kuvvetle yakalar ve onun şah damarını koparırdık; hiçbiriniz de onu koruyamazdınız”. (69/Hâkka 44-4/)

“De ki,: ‘Ben sadece Rabbime yalvarırım ve O’na kimseyi ortak koşmam’. De ki: ‘Benim size zarar vermeye de iyilik yapmaya da gücüm yetmez’ De ki: ‘Beni kimse Allah’a karşı koruyamaz ve ben de O’ndan başka bir sığınak bulamam. (Benim yaptığım) yalnızca, Allah katından (geleni) iletmek ve O’nun mesajlarını duyurmaktır. Kim Allah’a ve Elçisi’ne karşı gelirse ona, içinde temelli kalınan cehennem ateşi vardır”. (72/Cinn 20-23)

Vahyin Bağlayıcılığı ve İlham

Bağlayıcılık ve otorite bakımından da vahiy bilgisi üzerinde durulmalıdır. Kur’ân. Allah’tan gelen vahyin evrensel bağlayıcılığından söz eder. Vahiyle peygamberlere gelen bilgi insanlara aktarılmak ve onları yönlendirmek için gönderilmektedir:

“Her millete ‘Allah’a tapın; tağuttan kaçının’ (diyen) bir elçi göndermişizdir. Allah onlardan kimini doğru yola eriştirdi, kimi de sapıklığı hak etti. Yeryüzünde gezin ve yalanlayanların sonlarının nasıl olduğuna bakın”. (16/Nahl 36).

Oysa ilham yoluyla kişilerin edindiklerini söyledikleri bilgiler, söz konusu bilgileri alanlardan başkasını bağlamayan, Allah’ın hiç bir şekilde yapılmasından ya da yapamamasından sorumlu tutmayacağı bilgilerdir. Bu yolla elde edilen bilgi sadece bu tecrübeyi yaşayan insan için bir değer taşıyabilir. Bu yüzden bunların başkaları için hiçbir bağlayıcılığı, yaptırımı söz konusu değildir. Aksi takdirde vahiy yoluyla peygamberlere gelen bilgi ile ilham yoluyla edinilen bilgiyi birbirinden ayırt etmek mümkün olamayacaktır.

Nitekim bu konunun istismarı geçmişte ve günümüzde yapılmış. Allah’a yakın olduğunu iddia eden kişiler ilham yoluyla ulaştıklarını iddia ettikleri bilgilerle insanlar üzerinde otorite kurmaya çalışmışlardır. Bu nokta peygamberlere gelen vahiy ile ilham arasındaki önemli bir farktır.

Vahyin Mahiyeti ve Bu Konuda Bazı Görüşler

Vahiy ve Müşrikler

Hz. Muhammed’in yaşadığı bu değişik tecrübe, dolayısıyla kendisine nüzul asrında da bazı ithamlar yöneltilmişti. Kur’ân’ın inişi sırasında Peygamberimiz kâhin ve mecnun olmakla itham edilmişti:

“(Ey Muhammedi), sen hatırlat ve öğüt ver. Rabbinin nimeti sayesinde sen ne kâhinsin, ne de mecnun”. (52/Tur 29: Ayr.bkz. 69/Hakka 42)

Bunun yanı sıra onun peygamberliğini inkâr edenler onun bir şair olduğunu iddia ediyorlardı:

‘”Cinlenmiş bir şair için biz tanrılarımızı mı terk edeceğiz?’derlerdi”. (37/Saffat 36) Bu itham ile onlar cahiliye Araplarındaki şair imajına atıfta bulunuyorlardı. Çünkü onlar şairlerin şiir söylediklerinde birtakım ruhların tahakkümü altına girdiklerine inanmaktaydılar.

Vahiy ve Müsteşrikler

Rivayetlerden Hz. Muhammed’e vahyin değişik şekillerde geldiğini öğreniyoruz. Rüyada gelişinin yanı sıra, vahyin Peygamberimiz üzerinde bazı bedeni etkiler yaratan daha zor şekillerinden bahsedilmektedir. Rivayetlerden öğrendiğimize göre Hz. Muhammed zil sesine benzer bir ses işitiyor ve en soğuk günlerde bile terliyordu. Bu ses kesildiğinde vahyolunan sözler aklına ve hafızasına yerleşmiş oluyordu. Bu tür rivayetlerden yola çıkarak bazı batılı araştırmacılar, Hz Muhammed’in aslında bir sara hastası, vahiy alırken gösterdiği değişik hallerin ise aslında sara nöbetinin belirtileri olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Soru

Peygamberimize ve Vahye karşı yöneltilen sara hastası olduğu ithamına nasıl cevap verilebilir?

Bu, tarihi delilleri dikkate almayan, iyi işlenmemiş ve vahiy tecrübesini küçümseyen bir fikirdir. Öte yandan konu dikkatlice incelendiğinde, böyle bir görüşü destekleyecek tarihi delillerin olmadığı görülecektir. Öncelikle bir an için bu durumun sara hastalığı sonucunda ortaya çıktığı kabul edilse bile, bunun Peygamberimizde ancak kırk yaşından itibaren, yani peygamberlik görevinin başlamasıyla ve sadece vahiy tecrübesi sırasında görülmesi söz konusu iddiayı zayıflatmaktadır. Ayrıca yukarıda kaydettiğimiz gibi Araplar Peygamberimizi mecnun, kâhin, şair olmakla itham etmişlerdi. Kur’ân bunlara atıfta bulunurken sara iddiasına yer vermemektedir. Sara gibi bilinen bir hastalığın Hicaz toplumunda tanımlanamamış olması kabul edilemez. Görüldüğü gibi bu gibi iddiaların akli ve tarihi bir temeli bulunamamaktadır. Zaten Müsteşrikler daha sonraları bu iddialarını sürdürememişlerdir.

Yine Müsteşrikler vahye psikoloji açısından bir açıklama getirmeye çalışmışlardır. Bu açıklamaya göre vahiy kısmen Peygamberimizin kişisel bilinçaltından. kısmen de kolektif bilinçaltından gelmektedir. Bu açıklama Kur’ân’ı Peygamberimizin kendisinin oluşturduğunu söylemenin bir başka şekli olmuştur. Ancak bugün en azından bazı Müsteşrikler arasında vahyin Peygamberimizin kendi mahsulü olmadığını, vahyin ona dışarıdan geldiğini kabul etmek durumunda kalanları bulunmaktadır. Bu psikolojik açıklama tarzını Kur’ân’ın vahiy anlayışıyla telif etme çabasında olan Müsteşrikler de olmuştur. Meselâ W. M. Watt vahyin Peygamberimizin şuuraltına, tabiatını bilmediğimiz Vahiy Melek’i (Cebrail) tarafından yerleştirildiğini ve dolayısıyla vahyin Hz. Peygamberin kendisinden kaynaklanmadığını kabul etmektedir. Ona göre bu Melek Peygamberin dışında bir gerçekliktir ve nihai olarak vahiy Allah’tan gelmektedir.

Vahyin Bir Başka Tanımı

Fazlur Rahman ise vahyin tabiatı hakkında şunları söylemektedir: “Kur’ân’ın (vahiy hakkında) öz olarak söylemek istediği, Allah’ın peygamberlerinin veya insan olan elçilerinin, her varlığın en son kaynağı olan bir varlıktan çıkan ve bu peygamberlerin kalbini, eşyayı normal insanların görüşünden daha farklı bir şekilde görmelerini ve bilmelerini sağlayan nur ile dolduran, özel ve olağanüstü bir gücün (Ruh) alıcıları olduklarıdır. Bu güç, onları aynı zamanda bütün bir insanlığın veya toplumların hayatına yön veren ve yaşayışlarını değiştiren belli bir davranış tarzına yönlendirir.”