Türk Tarihi İle İlgili Kuramlar
Coğrafi koşulların insanların kişilikleri ve toplumların evrimine yaptıkları etkiyle ilgili olarak öne sürülen bazı kuramlar, Türk Tarihinin belirli evrelerine de ışık tutuyorlar.
Fransız coğrafyacı Jean Brunhes’e göre; şiddetli kışların hüküm sürdüğü Orta Asya bozkırlarında insanların yerleşip tarımla yaşamaları olanaksızdı. Sürüleri ile dolaşan göçebe topluluklar, bu doğal koşullarının bir ürünüydü. Uçsuz bucaksız bozkırlarda, uzağı görmeyi, sulak otlaklar sezmeyi gerektiren güç koşullar, bu göçebe insanlara, mesafelere ve öteki insanlara egemen olma yetenekleri kazandırmıştı. İşte bu ortamdadır ki, tarihin tanıdığı en büyük ve en cesur fatihler çıkmıştır. Cengiz Han, Timur ve Kubilay gibi. . . Yerleşmiş, tarımla uğraşan kişilerin, Çin’in ve Hindistan’ın uzun yıllar boyunca Moğollara yani göçebelere boyun eğmelerindeki neden budur.
Aslında göçebe yaşamının toplumsal-siyasal evrime etkisi üzerindeki görüşlere daha İbni Haldun’da bile geniş ölçüde rastlayabiliyoruz. İbni Haldun’a göre; göçebeler kentlilerden daha yiğit ve cesurdular. Çünkü kentliler, rahat döşeklerinde yan gelip yatmışken, mal ve canlarını koruma işini, kendilerini yönetenlere ve kale duvarlarına bırakmışlardı. Nimetler ve bolluk onları aşırı bir güvene ve gevşekliğe itmişti. Oysa kendilerini koruyacak surları ve kaleleri bulunmayan göçebeler, tenha köşelerde kendilerini ve ailelerini bizzat korumak zorundaydılar. Kendilerinden başka güvenecekleri kimseleri yoktu. “Uyumaktan sakınırlar, ancak oturdukları yerde; yahut deve semeri veyahut at eğeri üzerinde hafif bir surette uyurlardı.”, “Şiddet ve güç” göçebelerin yaradılışlarının bir parçası haline gelmişti. “Şehirliler bunlarla karışır ve bununla birlikte sefer ederlerse, bunların çoluk çocukları gibi olurlardı. “
Toynbee de, göçebe yaşamının Türklere kazandırdığı bu örgütçülük ve disiplin gücünün, yerleşik toplum aşamasına geçtikten sonra da etkilerini büyük ölçüde sürdürdüğünü savunmaktadır. Montesquieu, Kuzey Avrupa’da yaşayanların özgür insanlar olarak Avrupa’yı istila ettikleri, oysa Kuzey Asya’da yaşayanların Asya’yı “köle” olarak, efendileri için ele geçirdikleri kanısındaydı. Türklerin bir kolu olan Tatarların kendi ülkelerinde de bir baskı rejimi olduğunu, bir efendinin kölesi olarak yaşadıklarını söylüyordu. Bu açıdan ele geçirilen ülkelerin halkı ile o ülkeleri ele geçiren insanlar arasında temelde bir fark yoktu. İkisi de aynı efendinin kölesi durumundaydılar. Montesquieu, bu durumun coğrafi nedenlerden kaynaklandığını bir kez daha vurgulamadan edemiyor: “İstila eden Tatarların bir bölümü çoğu zaman bizzat oturduğu yerden kovulur; bu bölüm göç ettiği çöllere, kölelik ikliminde benimsediği kölelik ruhunu da beraberinde götürür”.
Montesquieu’nün, Avrupa’yı değerlendirirken olaylara pembe gözlüklerle baktığı, Asya söz konusu olduğunda da fazla olumsuz bir tutum takındığı söylenebilir. Düşünce zincirindeki kopukluklara , hatta bazı çelişkilere de dikkat çekilebilir. Örneğin; Avrupa ve Asya’da güç dengeleri üzerine kurduğu çözümlemesinin tutarlı olmasına karşılık, Asya’nın dağlık bölgelerinde ve soğuk iklimin egemen olduğu kuzeyinde bile özgürlükçü eğilimlerin neden gelişmemiş bulunduğu sorusu yanıtsız kalmaktadır.
Türklerin çok uzun süren göçebe geçmişleri, daha sonra fetihlere dayalı devletler kurmalarında da elbette ki etkili olmuştur. Kaynaklar, Attilla’nın 435 yılında Bizanslılarla yaptığı anlaşmanın at üzerinde tartışılıp gene at üzerinde imzalandığını belirtiyorlar. Aslında Türklerin de içinde bulunduğu göçebe kavimlerin büyük akınlarını gene coğrafi nedenlere dayandırarak açıklamaya çalışanlar da var.

Konular
Giriş

Arşiv
En Beğenilenler
Son Yorumlar
Rastgele Yazılar
Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış.
Yorum yapın