Atatürk: Dünya bir sınav alanıdır.

Ortaçağ Avrupa’sında Şehirlerin Doğuşu ve Büyümesi

Mpati - Snrj 2010

10. ve 12. yüzyıllarda Avrupa’da şehirlerin doğuşu, Batı Avrupa tarihinde bir dönüm noktası oldu. Hem pek çok yeni şehir doğdu, hem de mevcut şehirler büyüdü. Daha önce değinildiği gibi pek çok Ortaçağ şehri, eski Roma yerleşim merkezleri üzerinde kuruldu. Roma tahkimatları, sığınma yeri veya piskopos ve kontlar için idare merkezi olarak Ortaçağ’da da sürekliliklerini korudular. Bu şehirler, duvarların ve mevcut otoritenin sağladığı korunmadan yararlanmak isteyen gezginci küçük tüccarın ve esnafın geçici bir durak yeri olarak kaldığı sürece ekonomik açıdan önemli bir fonksiyonları olmadı. Ancak, 11. yüzyıldan itibaren gezginci tüccarın ve esnafın bu merkezlere yerleşmesiyle şehirler birer değişim ve imalat yeri haline geldi. Böylece şehirler bir yandan malların ve hizmetlerin mahallî değişimi için bir merkez görevi görmeye başlarken, öte yandan da sınaî faaliyetler giderek malikanelerden bu yeni merkezlere kaydı.

Şehirler birer değişim ve imalat yeri haline geldikten sonra süratle büyüdü. Bu büyümenin temelinde yığın hâlinde göç hareketi yatıyordu. Şehir nüfusları doğal artış yoluyla büyümedi. Çünkü şehir merkezlerinde doğum oranları, ölüm oranlarından daha azdı. Bu nedenle şehir nüfusu, kırsal bölgelerden nüfus göçüyle büyüdü. Ancak, bu göçlere rağmen Ortaçağ şehirleri oldukça küçük nüfuslu şehirlerdi. On ikinci yüzyıl Avrupa’sında 25 binin üzerinde nüfus barındıran şehir bir istisna idi.

İnsanlar biri çekici, diğeri itici iki gücün etkisiyle şehirlere göç ediyorlardı. 10. ve 13. yüzyıllar arasında Avrupa da ekonomik şartlar iyileşme eğilimindeydi. Buna rağmen hayat, hâlâ büyük bir nüfus kitlesi için çekilmez durumdaydı. Pek çok serf, durumlarından kurtulmak için bir çare göremiyordu. Asil sınıfın alt tabakası yükselme şansına sahip değildi. Bu insanlar için şehir bir yenilik unsuru, bir talihini deneme imkanıydı. Şehir yeni ve dinamik bir dünya idi. Orada insanlar tatsız geçmişlerinden kurtulabilir, ekonomik ve sosyal başarı için yeni fırsatlar bulabilir, geleneksel kurumlar ve ayırımlar hesaba katılmayabilir, cesaret ve çalışkanlık ödüllendirilebilirdi. Şehirde bir yıl ya da bir gün yaşamak o insanı hür yapıyor ve lordlar o insan üzerinde bir hak iddia edemiyordu. Bu yüzden “Şehir havası insanı hür yapar” sözü bir atasözü haline gelmişti. Kırsal bölgelerden kaçan bir serf için şehirde kendini hürriyetine kavuşmuş olarak bulma, yalnızca hukuki bir olay da değildi. Şehirde tüm sosyal atmosfer, ihtiraslı ve yetenekli bir kişiye sınıfına bakılmaksızın açıktı.

Orta avrupa'da şehir kuruluşlarının tarihleri

Kuruluş sayıları on yıllık dönemler itibariyle gösterilmiştir. Feodal olmayan bir yönetim şeklinin ortaya çıkması, şehirlerin doğuşunun önemli bir siyasi sonucudur. Şehirlerin doğuşunun önemli siyasi sonucu, feodal olmayan bir yönetim şeklinin ortaya çıkmasıydı. Malikane mahkemesinin kuralları şehirli tüccarın ihtiyaçlarına pek uygun düşmüyordu. Bu yüzden tartışmalı sözleşmelerin bir karara bağlanabilmesi için yeni ticaret hukuku kuralları geliştirildi. Öte yandan şehirler bulundukları bölgenin lordu ile bir tür anlaşma yaparak kiraların, pazar vergilerinin ve mahkemelerde verilen para cezalarının bir bölümünün gelir olarak lorda bırakılması karşılığında, şehir halkının belirli bazı hürriyetlerine saygı göstermesini sağladılar.

Feodal asiller için de şehirler büyük bir değer taşıyordu. Canlı bir tüccar ve esnaf topluluğunun kendilerine ek bir gelir getireceği ümidiyle pek çok müteşebbis feodal yönetici, yeni şehirler kurma yoluna gitti. Bu yeni şehirlere, sakinlerinin sahip olacağı hürriyetleri belirten imtiyaznameler bağışlandı. Kendi kendilerine gelişen şehirler de bulundukları toprakların sahibi olan feodal lordlardan anlaşma ya da satın alma yoluyla aynı nitelikte bazı imtiyaznameler elde ettiler.

Fransa ve İngiltere’de krallar da kasaba ve şehirlerin bu imtiyazlarının garantörü oldular. Böylece krallarla şehir halkı arasında bir ittifak doğdu. Çünkü her ikisinin de menfaati feodal asillere karşıydı. Bu ittifak, Fransa ve İngiltere’de millî monarşilerin kurulmasının temelini oluşturdu.

Bu imtiyaznamelerin şehir halkına bağışladığı özel hürriyetler durumdan duruma değişiyordu. Genel olarak malikane içinde geçerli sınırlamalardan kurtulan şehir halkının şehirde toprak almasına, satmasına ve bağışlamasına izin veriliyordu. Yine şehirler çevrelerindeki belirli bir alanda ticari tekel hakkına sahip oluyorlardı.

Ortaçağ şehrinin bu özerk siyasî yapısı, çevresindeki kırsal hayatla tam bir tezat halinde gelişmesine yol açtı. Şehrin duvarları pratik bir amaca yönelikti. Ancak onun sembolik bir önemi de vardı. Onlar iki farklı dünyanın sınırlarını temsil ediyordu. Bu farklılık, Ortaçağ ve Rönesans dönemi Avrupa’sının şehirlerine asıl karakterini veriyor ve onu diğer bölgeler ve zamanlardaki şehirlerden değişik kılıyordu.

Klasik dünyanın, Çin’in ve Bizans’ın şehirlerinde tüccarlar ve esnaf sosyal olarak üstün bir mevkiye sahip değildi. Servet sahibi olsalar bile, aşağı bir sosyal statüde olmaktan kurtulamıyorlardı. Yüksek sınıfın kırsal idealleri tüm topluma nüfuz etmişti. Toprak sahibi asil sınıf, hem kır hem de şehir kesimine politik ve kültürel olduğu kadar, sosyal olarak da hükmettiği sürece birlik ve aynılık unsurları şehir ve kır dünyası arasındaki farklılıkları gideriyordu. Şehir, kendi başına bir varlık değildi; kır ve şehir devamlılığı içinde yalnızca bütünün bir parçasıydı. Ortaçağ şehri ise belirgin şekilde kırsal kesimden ayrı ve bağımsızdı. Fizik anlamda şehir kırdan duvarlarla, hendeklerle ve yollarla ayrılmıştı. Daha önemlisi şehir adli bakımdan farklı bir dünya idi. Bir insan şehir kapısından geçtikten sonra, bugün bir ülkeden diğerine geçildiği zaman olduğu gibi, tamamen değişik kanunlara tabi oluyordu.

Feodal dünyada tipik olarak dikey bir düzenleme geçerliydi. İnsanlar arasındaki ilişkileri fief ve hizmet, bağış ve bağlılık yemini, lord vassal ve serf gibi kavramlar düzenlemekteydi. Şehirde ise eşitler arasında işbirliğiyle karakterize edilen bir düzenleme geçerliydi.

Öte yandan kendilerine özgü bir değerler sistemi geliştiren şehirliler, kırsal dünyanın kontrolünü ve değerler sistemini kabul etmiyorlardı. Şehirli esnaf ve tüccarın bu kendilerine özgü değerler sisteminin ekonomik açıdan da önemli sonuçları oldu. Çünkü yeni değerler sistemi, yeni ihtiyaç şekilleri doğurdu. Şehirlerdeki bu yeni sınıfların ekonomik başarısı, bu ihtiyaçlara büyük bir satın alma gücü desteği sağladı.

Sonuç olarak Ortaçağ şehrinin ve onunla birlikte yeni şehirli sınıfın ortaya çıkışı değerler sisteminde, yönetim tiplerinde, kişisel durumlar ve ilişkilerde, üretim ve değişimde, özetle sosyal ve ekonomik hayatın tüm sektörlerinde yol açtığı değişmelerle yeni ve modern Avrupa’nın temelini oluşturdu.

Sıra Sizde 3

Feodalizmin gerilemesi ile şehirlerin gelişmesi arasında ne gibi bir bağ kurulabilir?

  • Facebook
  • RSS
  • Twitter
  • Add to favorites
Ortaçağ Avrupa’sında Nüfus ◄ ÖNCE | SONRA ► Ortaçağ Avrupa’sında Teknolojik Yenilikleri

İlgili Yazılar:

“Ortaçağ Avrupa’sında Şehirlerin Doğuşu ve Büyümesi” için 1 cevap

  1. [...] Giriş Avrupa’da Siyasi İstikrarın Sağlanması Ekonomik Büyüme Nüfus Şehirlerin Doğuşu ve Büyümesi Teknolojik Yenilikler Teşebbüs ve Kredi Alanındaki Gelişmeler Para Alanındaki Gelişmeler [...]

Bir Cevap Yazın

ABD bebek borç Ders: Halkla İlişkiler ekonomi gelişim hak hastalık Hukuk idare iktisat kamu kaynakça kişilik psikoloji sağlık sendika sözleşme sıra sizde tartışma tedavi Test Soruları ticaret Türkiye yargı yaşamın içinden Özet çocuk öğrenme ünite

AÖF