Ortaçağ Avrupa’sında Nüfus
İkinci bin yılın başlangıcında Avrupa nüfusu kıta boyunca seyrek olarak dağılmıştı. 1000 yıllarında tüm Avrupa’da, Rusya ve Balkanlar da dahil olmak üzere, 30-35 milyon arasında bir nüfus yaşıyordu. 10. yüzyıldan 14. yüzyılın başlarına kadar nüfus yavaş, fakat sürekli olarak arttı. Dönem boyunca muhtemelen Fransa, Almanya ve İngiliz adalarının nüfusu üç, İtalya’nın ise iki katına çıktı. 1330 ve 1340′lara doğru Avrupa’nın nüfusu en azından 80 milyondu. Sonra 1348 yılında büyük salgın geldi. İki yıl içinde 25 milyon insanı silip süpürdü. Avrupa nüfusu 1347 ile 1500 arasında 80 milyondan 50 ya da 60 milyona düştü. Bu süre boyunca savaşlar, açlıklar, kıtlıklar ve hepsinden de önemlisi salgın hastalıklar Avrupa’yı kasıp kavurdu. Nüfus artışı böylece acılı bir şekilde yavaşladı.

Ortaçağ döneminde Avrupa nüfusunun iki önemli özelliği vardı. İlk olarak, Avrupa nüfusu daima genç bir nüfustu. Nüfus yapısı sürekli olarak genç yaş gruplarının lehine bir özellik gösteriyordu. İkinci olarak da 10. yüzyıldan 13. yüzyıla kadar süren artışlara rağmen Avrupa nüfusu nispeten azdı. Demografik genişlemenin en yüksek düzeyinde bile en büyük ülkeler, 10-18 milyon arasında nüfusa sahipti ve pek az metropol 100 000 nüfusa ulaşıyordu. Bu özelliklerine bakarak Avrupa nüfusunun yüksek doğum oranı nedeniyle genç ve yüksek ölüm oranı sebebiyle de düşük kaldığını söyleyebiliriz.
Çeşitli kültürel faktörler sanayi öncesi Avrupa’da doğurganlığı sınırlamaktaydı. Avrupa’da hiç evlenmemiş insanların oranı yüksekti. Evlilik yaşı oldukça ileriydi. Avrupa’da Doğu toplumlarının aksine bekarlık yerilmek yerine övülmüştür. Evlilikten ekonomik nedenlerle de kaçınılıyordu. Aile işletmesinin bütünlüğünü korumak ve ayrı bir ailenin masraflarından kurtulmak için de evlilik engelleniyordu. Avrupa’da ortalama evlilik yaşı da zamandan zamana, sınıftan sınıfa ve bölgeden bölgeye değişmekle birlikte oldukça ileriydi. Ortaçağ ve Rönesans Avrupa’sında kızlar, nadiren eski Roma İmparatorluğu’nda ve Asya toplumlarında olduğu kadar erken yaşlarda evleniyorlardı. Kadının evlilik yaşının daha ileri olması meşru doğurganlık ihtimalini azaltıyordu. Ayrıca bazı ilkel doğum kontrol yöntemleri de evlilikten sonra doğurganlık üzerinde etkide bulunuyordu.
Ancak, bütün bu faktörlere rağmen kaba olarak hesaplanan doğum oranları muhtemelen binde 35′in üzerindeydi. Kesinlikle binde 30′un altında değildi. Bu rakamlar doğum oranının düşük olmadığını göstermektedir. Böyle yüksek bir doğum oranı, nüfusun yaş yapısının genç olmasını açıklar. Yüksek bir ölüm oranına rağmen Avrupa nüfusunun ayakta kalabilmesi, ancak bu yüksek doğum oranlarıyla mümkün olabilmişti.
Gerçekten Avrupa’da ölüm oranı da Ortaçağ’da oldukça yüksekti. Nitekim 45 yaşına gelen bir kadın, anne ve babasının, kardeşlerinin büyük bir kısmının ve çocuklarının yarısından fazlasının ölümüne şahit oluyordu. Çoğu zaman da dul kalıyordu. Doğal ölüm çok sık karşılaşılan bir durumdu. Savaş, açlık ve salgın hastalıklar gibi felaket zamanları dışındaki bu doğal ölümlerde büyük bir oranı küçük çocuklarla yaşlılar oluşturuyordu. Özellikle de genç yaşlarda, yoksulluğun ve tıbbî yetersizliğin bir sonucu olarak ölüm oranı çok yüksekti. Yalnızca çok güçlülerin yaşamasına imkan veren doğal bir seleksiyon vardı.
Yine de doğum oranı, normal olarak ölüm oranından daha yüksekti. Bu sayede nüfus yavaş da olsa artmaktaydı. Ancak, nüfusun uzun dönemdeki gelişme eğilimlerini doğum ve ölüm oranlarından çok açlık, salgın ve kıtlık gibi felaketlerin sıklığı ve şiddeti belirliyordu. Bu demografik krizlerin sanayi öncesi toplumların nüfusunun düzenlenmesi üzerindeki etkileri önemliydi. Normal zamanlarda yavaş olarak artan nüfusun önü er ya da geç bir felaketle kesiliyordu. Felaket, ölüm oranlarını yükselterek daha önceki nüfus artışlarını gideriyor ve böylece devri hareket yeniden başlıyordu.
Sanayi öncesi toplumların temel özelliklerinden biri de her çeşit felâkete karşı aşırı zayıflıklarıydı. Savaşlar, açlık ve salgın hastalıklar ölüm oranlarında çarpıcı yükselmelere neden oluyordu. Savaşlar genellikle yaygın kırımlara da yol açıyordu. Ancak, yine de savaşlar diğer iki felakete göre daha az doğrudan ölüm sebebiydi. Savaşın yolaçtığı asıl yıkım, açlığa ve bunun sonucunda da salgın hastalığa neden olmasından kaynaklanıyordu. Çünkü savaşlarda ürünler, sürüler ve tarım aletleri yağma ediliyordu. Kıtlık ve açlık da sanayi öncesi toplumlar için çok yaygın bir tehlikeydi. Bunlar, yalnız doğrudan ölümleri arttırmakla kalmıyor, salgın hastalıklara yol açarak dolaylı olarak da ölümlere neden oluyordu.
Felâketten kaynaklanan ölümlerin sıklığı ve yoğunluğu itibariyle en tehlikelisi salgınların yolaçtığı ölümlerdi. Salgınlar 11 ve 13. yüzyıllar arasında da eksik değildi. Fakat düşük nüfus yoğunluğu salgın hastalıkların tahripkar etkilerini sınırlıyordu. Ancak nüfus artarak şehirlerde toplandıkça problemin şartları değişti. Gerçi 1000 ve 1348 yılları arasında ortaya çıkan nüfus büyümesi 19 ve 20. yüzyıllardaki ölçüde değildi. Fakat düşük oranda da olsa tehlikeli sonuçlar yaratacak boyuttaydı. 14. yüzyılın başında Avrupa’da pek çok bölge mevcut teknoloji ve üretkenlik düzeyine göre aşırı iskân edilmişti. Bazı bölgelerde nüfus 1330′larda 20. yüzyıldaki düzeyine ulaşmıştı. Durumu daha da kötüleştiren insanların, temizlik şartlarının son derece yetersiz olduğu kasaba ve şehirlerde yığılmalarıydı.
Demografik değişme ile tıp ve kamu sağlığı alanındaki gelişmelerin dengesizliği 14. yüzyılın başlarında kritik bir noktaya ulaşmıştı. Nitekim 1348 ile 1351 yılları arasında etkisini sürdüren tehlikeli bir veba salgını, 80 milyon olan Avrupa nüfusunun 25 milyonunun ölümüne yol açtı. Ancak trajedi burada bitmedi. Daha sonra da veba, Avrupa’da sürekli bir tehdit unsuru olarak varlığını devam ettirdi ve zaman zaman mahallî, bölgesel ve ülke çapında patlak verdi. Meselâ, İngiltere’de 1351 ve 1485 yılları arasında 30 değişik yılda veba görüldü. Floransa’da 1348 ile 1500 yılları arasında 22 değişik yılda vebaya rastlandı.
Veba salgınlarının yolaçtığı ölümler hakkında sağlıklı verilere sahip değiliz. İtalyan şehirleri hakkında elde edilen veriler doğruya en yakın olanıdır. Buna göre genel olarak bir veba salgını, birkaç ay içinde nüfusun dörtte biri ile yarısı arasında bir kısmını öldürüyordu.
Veba, salgın hastalıkların en trajik ve tahripkar olanıydı. Ancak tifüs, humma, dizanteri ve grip de sık rastlanan salgın hastalıklardandı. Ortaçağ boyunca bazı şehirlerin ya da tüm Avrupa’nın bir salgın hastalığa maruz kalmadığı yıl yok gibiydi.
Salgınların sıklığı ile nüfus yoğunluğu ve şehirleşme arasında da sıkı bir bağ bulunuyordu. Sanayi öncesi şehirler negatif bir nüfus dengesine sahiptiler ve bu yüzden ancak kırsal bölgelerden nüfus göçü ile ayakta durabiliyorlardı.
Salgınların uzun dönemde nüfus üzerindeki etkisini yalnızca yol açtığı ölümlerin sayısı değil, aynı zamanda bu ölümlerin yaşlara göre dağılımı belirliyordu. Eğer salgın çoğunlukla genç insanları öldürürse, nüfusun daha sonraki gelişmesi üzerindeki etkileri, doğurganlık çağını geçmiş insanları öldürmesinden daha şiddetli oluyordu. Öte yandan bir salgın zamanında yalnız daha çok insan ölmüyor, aynı zamanda daha az çocuk doğuyordu. Bu yüzden felaket anlarında ölüm ve doğumların tipik gelişmesi olan makas hareketi, toplam nüfus üzerinde büyük bir olumsuz etki yaratıyordu.
Sonuç olarak Avrupa nüfusu, bir yandan düşük doğum oranları, öte yandan da savaş, kıtlık ve salgın hastalıklar gibi felaketlerden kaynaklanan yüksek ölüm oranları nedeniyle Ortaçağ boyunca ve özellikle de Rönesans döneminde düşük kalmıştır. Böylece Ortaçağ ve Rönesans Avrupa’sı, Asya’nın kaderini izlememiş, ekonomik gelişmesi şiddetli bir nüfus baskısıyla engellenmemiştir.

Sizce, sanayi öncesi toplumların her türlü felakete karşı kırılgan olmasının en önemli nedenleri ne olabilir?
İlgili Yazılar:
- Ortaçağ Avrupası: İleri Ortaçağ – Özet
- 04. Ortaçağ Avrupası: İleri Ortaçağ
- Ortaçağ Avrupası: İleri Ortaçağ – Sıra Sizde Cevap Anahtarı
- Ortaçağ Avrupa’sında Şehirlerin Doğuşu ve Büyümesi
- Ortaçağ Avrupa’sında Ekonomik Büyüme
- Ortaçağ Avrupa’sında Para Alanındaki Gelişmeler
- Ortaçağ Avrupası: İleri Ortaçağ – Test Soruları
- Avrupa Medeniyetinin Coğrafi ve Sosyal Çevresi
- 03. Erken Ortaçağ’da Avrupa
- Sağlıklı Doğum Yapabilmek İçin




