Kayıt Ol  |  Giriş
NotOku'yu +1'le
Açıköğretim fakültesi (AÖF) e-öğrenme eğitim portalı
22.10.2014
Ders: Türk Dili      Ünite 10      20 Mart 2011 Ara     

Okuma Metinleri ve Uygulama

Amaç 3

Okuduğumuz metinleri daha iyi kavrayarak bilgi ve düşünce dünyamızı daha da zenginleştirebilir miyiz?

Şimdi birkaç metin okuyalım ve birlikte uygulama çalışmaları yapalım. Bu metinlerin ilki bir şiir, ikincisi bir öykü, üçüncüsü ise bir anı örneğidir. Hepsi de çok tanınmış ve çağdaş sanatçılarımızın eserleri olan bu metinlerin ilginizi çekeceğini, onları beğeneceğinizi sanıyorum. Önce, çağdaş Türk halk şiirinin en büyük ustası Asık Veysel’in bir şiirini birlikte okuyalım:

Aşık Veysel Şatıroğlu

Yeni Mektup Aldım Gül Yüzlü Yardan

Yeni mektup aldım gül yüzlü yardan,
Bekletme yolları gel deyi yazmış.
Sivr’alan köyünden bizim diyardan,
Dağlar mor menevşe gül deyi yazmış.

Beserek’te lale sümbül yürüdü,
Güldede’yi çayır çimen bürüdü.
Karataş’ta kar kalmadı eridi,
Akar gözüm yaşı sel deyi yazmış.

Eğlenme gurbette yayla zamanı,
Mevla’yı seversen ağlatma beni,
Benek benek mektuptadır nişanı,
Gözyaşım mektupta pul deyi yazmış.

Kokuyor burnuma Sivr’alan köyü,
Serindir dağları soğuktur suyu.
Yar mektup göndermiş yadigâr deyi,
Gözünün yasını sil deyi yazmış.

Veysel bu gurbetlik kar etti cana,
Karıştır göçünü ulu kervana.
Gün geçirip fırsat verme zamana,
Sakın uzamasın yol deyi yazmış.

Âşık Veysel ŞATIROĞLU (Dostlar Beni Hatırlasın)

Parçada geçen şu sözcüklerin anlamlarını bir kez daha gözden geçirirsek bu güzel şiiri daha iyi anlayabiliriz:

deyi: Diye
kar etmek: Yetmek, cana yetmek, dayanılmaz hale gelmek.
kar etti: Yetti, yeter, cana yetti
menevşe: Menekşe
Mevla: Tanrı
nişan: Belirti, iz
yadigâr: Bir kimseyi veya bir olayı hatırlatan nesne veya kişi

Şimdi bu şiir hakkında birlikte konuşalım. Ama bu arada şiiri bir kez daha dikkatle okuyun. Birlikte konuşmaya geçmeden önce bir noktayı vurgulayalım: Bir sanat eserini, hele bir şiiri herkes aynı biçimde algılamaz. Kişiden kişiye değişen yorumlar olur. Bu çok doğaldır. Çünkü herkesin bilgi, birikim, zevk, bakış açısı ve içinde bulunduğu psikolojik durum farklıdır. Bu nedenle sanatta matematiksel kesinlik aranmaz, farklı izlenim, çağrışım, algılama ve yorumlar çok doğaldır. Ama buna karşın biz şiiri birlikte gözden geçirelim. Belli noktalarda buluşacağımızı, büyük ölçüde görüş birliği sağlayacağımızı umuyorum.

Şiirin dili günümüz Türkçesi. Buna karşın, bilmediğiniz ya da tam anlayamadığınız başka sözcükler varsa Türkçe sözlükten karşılıklarını öğrenin.

Şimdi birlikte düşünelim:

- “Menevşe” ve “deyi” sözcüklerinin günümüzdeki yazılışını ve söylenişini bir düşünün bakalım. “Menekşe” ve “diye” biçiminde söylersek doğru olur mu?

- Şiirin ilk dörtlüğünde anlatılan nedir? Sevgilinin yazdığı bir mektupla şairi çağırması diyebilir miyiz? Üstelik bu çağırmanın daha etkili olması için, doğal güzellikleri de işe katıyor sevgili.

- “Gül yüzlü yar” sıfat tamlaması dikkatinizi çekiyor mu? “yar”, “sevgili” olduğuna göre, şair, “Mektup aldım sevgiliden” deyiverseydi olur muydu? Niçin? Olurdu ama şiirsellik azalırdı diyebilir miyiz? “Gül gibi güzel yüzlü” anlamındaki “gül yüzlü” sıfatı şiire anlatım bakımından bir güç, bir etki katıyor değil mi?

- Şair, Sivas’ın Şarkışla ilçesine bağlı Sivrialan köyündendir. Köyün adi şiirde “Sivr’alan” şeklinde geçiyor. Nedenini bir düşünün bakalım.

- İkinci dörtlükte yöresel adlar, yer adları veriliyor ve şiirdeki anlam yükü somut hale getiriliyor. Daha inandırıcı, daha etkili olmak için, soyut kavramları somut hale getirmek yararlı olur değil mi? “Lale sümbül yürüdü” derken o çiçeklerin açtığı, “çayır çimen bürüdü” derken çayır çimenin kapladığı anlatılıyor diyebilir miyiz? Eriyen karla, gözyaşının sel gibi akması arasında ilgi kurulduğu düşünülebilir mi?

- ”Eğlenme gurbette yayla zamanı” dizesindeki “eğlenmek” sözcüğü hangi anlamda kullanılmıştır? Burada söz konusu olan, eğlence midir, yoksa bekleme, oyalanma mı?

- Eskiden mektuba pul yapıştırılırdı, mektup öyle gönderilirdi. Şimdi hem mektup neredeyse hiç kullanılmıyor, hem de pul yerine damga basılıyor. Şair, öylesine çarpıcı bir buluş yapıyor ki, özlem aracı olan mektupta “pul” yerine “benek benek gözyaşı” yer aldığını belirtiyor. Özlem duygusunun gücünü, derin etkisini bundan daha güzel anlatmak kolay değildir, işte şairin, sanatçının gücü kendini burada gösteriyor. Bu dörtlükteki “nişan” sözcüğü hangi anlamda kullanılmış? “Nişan yapma”, “nişan alma” ile ilgisi var mı?

- İlk üç dörtlükte sevgilinin sözleri yer alırken, dördüncü bölümde şair konuşuyor. Köyüne olan özlemini, “kokuyor burnuma” diyerek derin anlam yüklü bir deyim kullanıyor. Onun da sarsıcı bir özlem duygusuyla kıvrandığını anlıyoruz.

Tartışalım

- Son dörtlükte sözü yeniden sevgili alıyor. Şaire, “Bu gurbetlik kar etti cana” diyor. Buradaki “kar etti”nin anlamı nedir? “Kar sağlama, kazanma” ile ilgisi var mı? Yoksa “yetti, cana yetti” demek mi isleniyor?
– Bu şiirde anlatılan zaman, mevsim hangisidir? Kış mevsimi diyebilir miyiz? Niçin? Kış mevsiminin tipik özellikleri var mı burada? Yaz mevsimi olabilir mi? Yazın sıcağı, kuruluğu ve kuraklığı var mı? Ya sonbahar için ne dersiniz? Güz mevsiminin solgun ağaçları, sararmış yaprakları var mı? Ya ilkbahara ne deriz? Doğadaki canlanma, çiçeklerin açması, çevreyi çayır çimen kaplaması hangi mevsimde olur? Bu mevsimle ilgili belirtileri en çok nereden anlıyoruz? İkinci dörtlükten değil mi? O dörtlüğe bir daha bakın.

Şimdi, yukarıda “Kavrama Nasıl Olur?” alt bölümünde verdiğimiz maddelere, bir anlamda işlem basamaklarına göre de şiiri kısaca gözden geçirelim:

1. Şiirde ele alınan konu nedir? Sevgiliden gelen bir mektup diyebilir miyiz?

2. Düzyazıdaki ana düşünceye şiirde ana duygu ya da tema diyoruz. Bu şiirdeki ana duyguyu tek sözcükle belirtebilir miyiz? Sizce “özlem” mi daha uygun, “ayrılık” mı? Bana göre “özlem” daha uygun dersem katılır mısınız?

Ayrılık, gurbet duygusu üzerine oluşmuş çok dokunaklı, sarsıcı halk türkülerimiz çoktur. Zaten Anadolu insanı, yaşadığı çeşitli acılar ve üzüntüler üzerine türküler yakar. Bunlardan biri, “Yârim İstanbul’u mesken mi tuttun?” adlı Kayseri türküsüdür. Burada bir genç kadının, iş bulmak için gurbete gidip de yıllarca hiç haber alamadığı kocasına karşı dayanılmaz bir haykırışı vardır. Türküden yalnızca iki dize verelim:

Gayrı dayanacak özüm kalmadı,
Mektuba yazacak sözüm kalmadı.

Çok etkili ve sarsıcı bir deyiş değil mi? İşte Aşk Veysel’in üzerinde durduğumuz şiiri ile bu türkü, insana özgü temel duygulardan biri olan özlemi ölümsüz kılıyorlar.

Sıra Sizde

“ Yârim İstanbul’u mesken mi tuttun?” adlı türkünün sözlerinin tamamını bulup dikkatle inceleyin ve gurbet konulu başka türküler de belirleyin.
…………………………………………..          …………………………………………..
…………………………………………..          …………………………………………..

Yanıt: Anlam ve duygu yükü bakımından Türk kültürünün anıtsal ürünlerinden biri olan “ Havada Bulut Yok” türküsü akla ilk gelen bir diğer örnektir değil mi? Bu türküyü de derin anlamlı sözleriyle iyice anlamaya çalışın.

3. Sevgilinin yaşadığı özlem duygusunu anlatırken şair, doğal çevrenin özelliklerinden. Bahar mevsiminin güzelliklerinden de yararlanıyor. Kendi yaratıcı gücünü gösteriyor, yepyeni buluşlar ortaya koyuyor.

4. Böylece tam bir iç dünya-dış dünya kompozisyonu çıkıyor ortaya. Çok zengin bir dil olan Türkçenin bütün güzellikleri ve özellikleri sergileniyor, çarpıcı bir kurgu oluşuyor.

- Her dörtlüğün sonundaki “…deyi yazmış” sözcükleri rediftir ve bu tekrarlar şiire olağanüstü bir anlam yükü kazandırıyor. İçeriğe ve temaya da çok uygun bu tekrarlar. Redifin önündeki “gül, sel, pul, sil, yol” sözcüklerinde bir tek ortak ses vardır: Şair, bu tek ortak sesle çarpıcı bir müzikal değer yaratıyor. Tek sesle oluşan uyuma yarım uyak diyoruz.
Burada teknik bilgilere, şiirin ayrıntılı teknik özelliklerine girecek değiliz. Çünkü buna gerek yok. Ama daha önce sorduğumuz bir soruya da açıklık getirmek için bir noktaya değinmeliyiz. Bu şiir, 6+5 = 11’li hece ölçüsü (vezni) ile yazılmıştır. Bu durum da şiirin müzikal gücünü arttırıyor. Dizelerin 11 heceden oluşması için de, “Sivrialan” sözcüğü “Sivr’alan” şeklinde yazılmıştır.

- Yukarıda, “nişan” sözcüğünün hangi anlamda kullanıldığını sormuştuk. “İz, belirti, gösterge” anlamında kullanıldığını buldunuz değil mi? Bu arada “yar-yar”, “kar-kar” sözcüklerini anlam ve söyleyiş yönünden karşılaştırın ve bunlara benzer sözcüklere birkaç örnek de siz bulun.

- Sizce bu mektup şaire mi yazılmış? Şiirden öyle olduğu, şaire yazıldığı anlaşılıyor. Ama şaire, yani Âşık Veysel’e böyle bir mektup yazılmamış olabilir mi? Elbette olabilir. Bunu hem bilemeyiz, hem de hiç önemli değil. Önemli olan, böyle bir ürünün, sanat eserinin ortaya çıkmış olmasıdır. Ortada böyle bir mektup olmayabilir mi? Elbette olmayabilir. Bu da hiç önemli değil. Önemli olan kurgudur, yaratıcılıktır, kurgulamadır, özgünlüktür.

- Sanatta hiç değişmeyen temel ilkelerin başında, sürekli değişiklik gelir. Yani sanatın özünde değişiklik, yenilik yatar. Yenilik olmayınca sürekli tekrarlar, taklitler kaplar ortalığı. Yeniyi ise, sürekli arayışlar, yaratıcılık, özgünlük, yeni buluşlar, yeni deyişler, yeni kurgular ortaya çıkarır. Sanat akımları ve kuramları böyle doğar.

Bu şiirde de şair, yeni buluşlar, çarpıcı söyleyişler içindedir. “Gözyaşının mektupta pul oluşu” gibi bir imge, Türk edebiyatında benzeri görülmeyen ve şiire gerçekten bir anlam derinliği kazandıran yeni buluşlardan biridir.

Evet, günümüzde iletişim teknolojisi çok ileri düzeyde. Bu nedenle mektup neredeyse hiç kullanılmaz oldu. Ama iletişimde gizlilik, içtenlik, düşünülerek yazıldığı için sözlerdeki etki gücü ve kalıcılık yönlerinden bakılırsa mektubun önemi tartışılmaz. Çünkü sözel iletişimde ve faks, elmek (e-mail) gibi diğer iletişim tekniklerinde, bu özellikleri pek göremeyiz.

Aslında bu şiirle ilgili olarak daha pek çok şey konuşabiliriz. Ama başka bir iki örnek üzerinde durabilmemiz için burada kesmekte yarar var. Birlikte ele alamadığımız noktaları siz belirleyin ve kendiniz irdeleyip incelemeye çalışın. Şimdi birlikle, çağdaş Türk öyküsünün en önde gelen yazarlarından biri olan Sait Faik’in Haritada Bir Nokta adlı öyküsünün son bölümünü okuyalım:

Sait Faik Abasıyanık

Haritada Bir Nokta

“Balıkhanede hiç tutmayan, fiyat bile verilmeyen on-on beş dülger balığı kayığın küpeştesinde hala canlı, ince, zar gibi kanatlarıyla titreşiyorlardı. Biraz sonra, işlerini bitirmiş olacaklar, hepsi orta parmaklarına birer dülger balığı takarak çekip gideceklerdi. Umduğum gibi, dülger balığı çorbası çok evlerde tütecekti.

Kayığı temizleyenler sekiz kişi idi. Yedisi bizim adadandı. Sekizincisi zayıf, sarı, hastalıklı adamı hiç görmemiştim. Ne kadar içten bir sevgi ile çalışıyordu. Balığın bol çıkmaya başladığı duyulduğu zaman, dışarıdan da insanlar gelirdi. Dışarıdan ırıba katılanlar pay almazlardı. Irıp tayfası ile reis, gönüllerinden ne koparsa o kadar balık verirdi kendilerine. O adam da bir dülger alabilmek, bu balığı hak edebilmek için elinden geleni yapıyordu.

Nihayet iş bitti, iki büyük dülger balığını reis kıç altına attı. Tayfalardan birine:
̶̶  Bunu bize götürün sonra, dedi, ötekileri pay yap. Üçer tane alanlar oldu. Dışarıdan gelen bir tane versinler diye bekledi. Yüzünde tatlı bir gülümseme ve çalışmaktan doğabilmiş hafif bir kırmızılık vardı. Bu kırmızılık pay dağıtan adamın elinde tek balık kalıncaya kadar yanağında durdu. Sonra birden bire uçtu. Yüzündeki gülümseme önce tehlikeli bir halde dondu. Sandım ki böyle, bütün ömrünce böyle donuk bir tebessümle kalıverecek, adam. Etrafına bakındı. Kendine bakan birini gördü. Gülümseme birden bire yüzünde bir meyve gibi çürüyüverdi. Gözleri hayretle büyüdü. Son balığı kayıktaki adam, rıhtıma fırlatmıştı. Adamın yüz ifadeleri nerede ise eski temiz, memnun halini, taze meyve halini alıverecekti. İki adım attı, elini balığa doğru uzatmak üzere eğildi. Ama ötekilerden, başparmağına irisinden bir tane dülger balığı takmış birisi, kocaman çizmeli ayağını dülger balığının sırtına bastı.
̶̶  Ne o? dedi, hemşerim. Dur bakalım. Dağdan gelip bağdakini kovmayalım. Adam elini çekti. Bir şey söylemedi. Söyleyemezdi. Söyleyecek halde değildi. Rıhtım kahvesine doğru yürüdü. Dışarıdan, kahvenin önündeki seyircilerden biri seslendi:
̶̶  Bırak yahu! O adam da çalıştı. Veriver bir tane ne olur? Kalkmış nerelerden gelmiş işte.
̶  Ne yapalım, gelmesinler… O balığın bir iki buçukluğu var. Balık çıkmadığı zaman yanaşmıyorlar ağı temizlemeye hiç. Yağma yok hemşerim! Kayıktakilerden hiçbiri kalkıp da:
̶̶  Ayıptır yahu, ver adama, demedi. Bir ikisi, en umduklarım konuşacak gibi oldular. Bekliyorum. Şimdi umduklarımdan birisi payına düşen balıklardan birini, en küçüğünü adama doğru fırlatacak diye bekledim. Reis kahvenin önünde kahvesini öttürüyor, kayığın asıl tayfasına keyifle bakıyordu.

Hadiseye karışan adam:
̶̶  Ayıp yahu, dedi, ayıp!
Bu sefer konuşacaklarını, hatta paylarına düşen balıklardan en küçüğünü fırlatacaklarını sandıklarımdan biri:
̶̶  Sen karışma bakalım babalık! Fazla söylenmeye başladın. Ayıp ne demek?
̶̶  Babanızın malı mı bu deniz sizin?
̶̶  Onun babasının malı mı?
̶̶  Değil ama gelmiş kayığınızda çalışmış bir kere.
̶̶  Kim gel de çalış demiş ona, gelmeseydi. Balık verilmemiş adam, kahvenin bir iskemlesine çökmüştü. Kahveci başına dikilmişti.

Kahveciye:
̶̶  Kalkacağız, kalkacağız, dedi. Ayağa kalktı. Kendisi için laf işitmiş adama:
̶̶  Zararı yok hemşerim, dedi, zararı yok. Vermesinler, istemez. Gözüken vapura doğru yürüdü. Küçük adımlarla bir Şarlo gibi seğirterek uzaklaştı.

Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka neydi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim. Hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında geçerken, canım sıkılırsa, küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”

Sait Faik ABASIYANIK
(Son Kuşlar)

Evet, yazarın Haritada Bir Nokta adlı öyküsünün son bölümünü okuduk. Öyküyü sevdiğinizi, ilginç bulduğunuzu umarım. Parçada geçen şu sözcüklerin anlamını bir kez daha gözden geçirirsek, bu güzel öyküyü daha iyi anlayabiliriz.

katarsis: Arınma, boşalma, her türlü kötülükten arınma, ruhu kötülüklerden temizleme
kıç: Deniz araçlarında arka bölüm, art taraf
küpeşte: Kayık, gemi gibi deniz araçlarında korkuluk dikmelerini birleştiren ağaç ya da demirden yapılmış dayanmalık
mitos: Masalımsı, gerçek olmayan, hayal ürünü…
tayfa: Gemi personeli, bir adamın yanında bulunan kimseler, koşuntu

Tartışalım

Bu öyküyü güzel kılan, yazarın gözlem yeteneği, dili kullanmadaki ustalığı ve insanları sevebilme gücüdür diyebilir miyiz? Böyle dersem bana hak verir misiniz? Niçin? Bu soruların yanıtını, metne bakmadan kendi sözleriniz ve cümlelerinizle oluşturun
……………………………………………………………………………
……………………………………………………………………………

Sıra Sizde

Öykünün konusu nedir?

Yanıt: Konu için, “ Balık tutan balıkçılar ve aralarına dışarıdan katılan biri” diyebilir miyiz? Konu için sizce başka şeyler de önerilebilir mi, siz de düşünün.

Tartışalım

Yazarın dili günümüz Türkçesi. Tam anlamıyla şiirsel bir dil ve anlatım göze çarpıyor diyebilir miyiz? Günlük yaşamda kullanılmayan, özellikle balıkçılıkla ilgili sözcük ve terimler dikkatiniz! çekiyor mu? Örneğin “ küpeşte, ırıp, tayfa” sözcüklerinin anlamlarını bilmiyor olabilirsiniz. Onların ve varsa bilmediğiniz başka sözcüklerin karşılıklarını öğrenin.
……………………………………………………………………………
……………………………………………………………………………
……………………………………………………………………………

Sıra Sizde

Bu parçanın ana düşüncesi nedir? Bir sözcükle dile getirilebilir mi?

Yanıt: Ana düşünce için, “ Haksızlık yapmak kötü bir şeydir.” diyebiliriz. Bunu, tek bir sözcükle belirtecek olursak, ana düşünce: haksızlık. Sanırım bu görüşü siz de paylaşırsınız.

Öykünün olay örgüsü ve gelişim çizgisini şöyle sıralayabiliriz:
- Dışarıdan gelen kişinin de bir balık alabilmek için elinden geleni yapması.
- Ona hiç balık verilmemesi.
- Adamın yüz ifadesindeki anlamlı değişiklikler.
- Kahvenin önündeki bir seyircinin adama acıması ve yardımcı olmaya çalışması.
- Adamın kendisine balık verilmeyişini kabullenmek zorunda kalışı.
- Yazarın derinlemesine gözlemi, sarsılması ve tepkisi.

Sıra Sizde

Öykünün başkahramanı kimdir? Kendisine balık verilmeyen adam mı? Anlatıcı-yazar mı? Reis mi? Yoksa başka biri mi?

Yanıt: Bu konu elbette ki tartışılabilir. Biraz düşünün bakalım. Bu konuda sağlıklı ve kesin karar verebilmek için öykünün tamamını okumak gerekir. Evet, bilimsel bir tutum kazanmak ve onu alışkanlığa dönüştürmek için şu noktayı hiç unutmayın: Bir öyküyü, bir eseri, bir yazıyı tam ve sağlıklı değerlendirebilmek için onun tamamını okuyup incelemek gerekir.

Burada okuduğumuz bölüme göre, öykünün başkişisi konusunda elbette ki farklı görüşler olacaktır. Bu da çok doğaldır. Ama öykünün tamamına ulaşırsanız, hem yazarın dünyasına ve öykünün havasına çok daha iyi girecek, hem de kahramanı kolayca bulacaksınız. Öykünün başkahramanının anlatıcı-yazar olduğunu göreceksiniz.

Betimleme (tasvir), varlıkları görünür kılma, onları sözcüklerle canlandırmadır. Özellikle öykü ve roman türlerinde yaygın olan bir anlatım biçimidir. “Yüzünde tatlı bir gülümseme ve çalışmaktan doğabilmiş hafif bir kırmızılık vardı.” diye başlayan bölümde haksızlığa uğrayan bir insanın durumu anlatılıyor. Adamın haksızlık karşısında duyduğu şaşkınlık, acı, zavallılık, yüz ifadesi betimlenerek elle tutulurcasına canlı ve etkili bir biçimde veriliyor. Bir ressamın çizgileriyle veya bir fırça darbesiyle yaptığı canlandırmayı bir yazar da burada olduğu gibi sözcüklerle yapıyor. Ve de sözcüklerle çarpıcı, sarsıcı bir tablo çiziyor.

Yazar, tasvirlerle ve ayrıntılara gösterdiği dikkatle adamın yüz ifadelerini betimlerken, bize asıl onun ruh halini anlatmış oluyor. Üste asıl ustalık burada. Usta yazar birkaç sözcükle hem bir fiziksel portre çiziyor, hem de o kişinin ruhsal portresini. Yazarın derin gözlem gücü, ayrıntıları yakalama yeteneği hemen kendini gösteriyor. Gerek dışarıdan gelen adamla ilgili çarpıcı betimlemeleri, gerekse olayları ve gelişmeleri çok yönlü olarak izleyişi gerçekten çok hoş. Bunlar, sıradan insanın yapabileceği şeyler değildir.

Bu öyküde çok başarılı konuşmalara da tanık oluyoruz. Bilindiği gibi karşılıklı konuşmaya diyalog denir. Karşılıklı konuşma en çok tiyatro, öykü, roman türlerinde yaygındır. Sokrates başta olmak üzere eski Yunan filozoflarından beri karmaşık konuların anlatılmasında diyalog yöntemine başvurulduğunu biliyoruz.

Tartışalım

-Yazar, dışarıdan gelen insanlarla ilgili olarak, balıkçılıkta geçerli olan ve bizim bilmediğimiz bir gelenekten, bir uygulamadan söz ediyor. Nedir bu gelenek? Özellikle üçüncü paragrafı bir kez daha dikkatli okuyun.
……………………………………………………………………………
……………………………………………………………………………

-Yazar kime, hangi konuda söz vermiştir? Verdiği söze neden bağlı kalamamıştır? Kendi cümlelerinizle yanıtlayın. Sonra da bu yanıtlarınızı, öykünün son paragrafında anlatılanlarla karşılaştırın.
……………………………………………………………………………
……………………………………………………………………………

Tartışalım

Kendinizi bir an için yazarın yerine koyun. Siz onun yerinde olsaydınız ne yapardınız? Onun gibi mi davranırdınız? Yoksa tanık olduğunuz haksızlık karşısında başka bir şey mi yapardınız?
……………………………………………………………………………
……………………………………………………………………………

Bilindiği gibi, kişinin kendini başkasının yerine koymasına psikolojide empati deniyor. Gerek kişisel ilişkiler, gerek sosyal ilişkiler, gerekse demokrasi kültürü ve demokratik yaşam bakımından empati önemli bir konudur.

Yazar öyküsünü çarpıcı bir sonla bitirmiş. Son paragraf ve en son cümle için, etkili ve görkemli bir bitiriş de diyebiliriz. Gerek anlam yükü gerekse söyleyiş güzelliği ve şiirsellik bakımından bana katılırsınız sanırım. Son paragrafı bir daha okuyun. Nedir son cümle? “Yazmasam deli olacaktım” diyor yazar. Bir düşünün bakalım. Neden deli olacaktı acaba? Yazınca ne oluyor peki? Burada bir abartmadan söz edilebilir mi?

Bilindiği gibi, insan bir derdini, acısını, üzüntüsünü başka birine anlatırsa rahatlar. Derdini dökmüş olur, ferahlar. Bu anlatma ve içini dökme, duruma göre yazmakla da olur. Mektup, anı, günlük-günce türünde nice güzel eserler böyle ortaya çıkmıştır. İnsan üzüntü ve sıkıntılarını yazıya dökünce de çok rahatlar. Ama derdini dökme, boşalma olmaz da sıkıntılar hep içe atılırsa psikolojik bunalımlar, çeşitli hastalıklar çıkar ortaya. İşte yazarın bu öyküde yaşadığı da bu. Yazmayı boşalma, arınma olarak görüyor.

Sıra Sizde

Buna benzer duyguları günlük yaşamda hepimiz yaşarız. Böyle bir duyguyu siz hiç yaşadınız mı? Bir derdinizi yazıya dökme yaşantınız oldu mu hiç? Olmadıysa bunu bir deneyin. Mektup, anı, günlük halinde dökün duygularınızı. Çok yararlı olduğunu göreceksiniz.

İnsanın içini dökmesi, rahatlaması ve arınması olayına katarsis deniyor. İlkçağ filozoflarından Aristo’nun kullanmaya başladığı katarsis için, boşalma, arınma, deşarj olma da diyoruz, işte Sait Faik’in bu öyküde yaşadığı şey katarsis olayıdır.

Türk anı edebiyatının son yıllardaki en çok ilgi gören ve geniş yankılar uyandıran örneklerinden biri, Mîna Urgan’ın (1915-2000) Bir Dinozorun Anıları adlı eseridir. Yazarın olağanüstü içtenliği, zengin birikimi, renkli kişiliği, her şeyi açık açık yazması, küçük ayrıntıları bile yakalayıp yansıtması, Türkçeyi büyük bir ustalıkla kullanması, esere ayrı bir çekicilik katmaktadır.

Yaşlanmanın dünyanın sonu demek olmadığını, her dönemin kendine özgü özellikleri ve sıkıntıları bulunduğunu vurgulayan yazar, zaman zaman filozofça tavırlar almaktadır. Aşağıdaki parçaları dikkatle okuyalım:

Mîna Urgan

Bir Dinozorun Anıları

“Anılarıma başlarken, her şeyden önce, gençliğin bir mutluluk, yaşlılığın ise mutsuzluk dönemi olduğu mitosunu yıkmak istiyorum. Gençliğin mutluluğu, gençlerin kendileri dışında neredeyse herkesin inandığı koca bir yalandır. Hiçbir gencin, “Genç olduğum için aman ne mutluyum.” dediği duyulmamıştır. Ama her nedense ihtiyarlar “ Ah!! gençken ne mutluydum!” diyerek kendilerini aldatıp dururlar. Ailesi ve çevresi tarafından az çok korunan bir çocuk, on altı-on yedi yaşına varıp, kimliği henüz, gelişmeden, kendini savunma mekanizması henüz işlemeye başlamadan; toplumun, insanların, cinselliğin gerçekleriyle ansızın karşı karşıya gelince, nasıl mutlu olabilir ki? Bir hayli dirençli, iyimser bir insan olduğum için, bu uzun ömrüm boyunca başıma gelen felaketlere dayanabildim ama on beş ile yirmi beş yaşları arasında çektiklerime bir daha dayanamam gibi geliyor bana. Dertlerime, beni şaşırtan yoğun sevinçler de karışıyordu elbette. Ne var ki, dertler, sevinçlerden ağır basıyordu her zaman. Çünkü kişisel sorunlarım bir yana, dünyanın felaketlerinden, toplumsal düzenin haksızlıklarından, insanların birbirine acımasızlığından sorumluymuşum; bunlara bir çare bulmam gerekiyormuş gibi bir duyguya kapılmıştım. Bu yükümlülüğü her zaman duymakla birlikte, gençliğimde kendimi yalnız sanırdım. Oysa yükümü benimle paylaşan başka insanlar da olduğunu biliyorum artık.

Gençliğimde çok acı çektim, ama şimdiki gençlerin acıları benimkinden bin beter halde. Çünkü benim kuşağım, gençliğim ve gençliğin sorunlarını umutlu bir dönemde yaşadı hiç olmazsa. O birinci ve tek cumhuriyet gözümüzün önünde kurulmaktaydı. Eğer çalışırsak, doğru dürüst eğitim görürsek, aç biilaç ortalarda kalmayacağımızı biliyorduk. Güçlü bir umut içimize öyle derin kökler salmıştı ki, şimdi yaşadığımız toplumsal felaketler, hortlayan gericilik bile, benim gibi dinozorları hala yıldıramadı.
(…………)

“Gençliği bir mutluluk dönemi sanmak yanılgısına düşenler, ihtiyarlığı da, acıklı, hatta biraz ayıp bir dönem sayıyorlar. “Artık ben ihtiyarladım” deyince, “Hayır ihtiyarlamadınız, sadece yaşlandınız.” diyorlar. Sanki yaşlanmakla ihtiyarlamak aynı anlama gelmiyormuş gibi, “ihtiyarlamak” hafifçe müstehcen bir sözcükmüş gibi. Bir de “Sizi çok iyi gördüm. “lafı var. Benden genç olanlar benimle karşılaşır karşılaşmaz, “Sizi çok iyi gördüm.” diyorlar selam yerine. Bunu otomatik olarak söylerken, iyi niyetliler, “Vah zavallı! Amma da çökmüş!” diye düşünüyorlar. Kötü niyetliler de, “Bu moruk da hala ayakta kaldı.” diyorlar içlerinden.

Oysa ihtiyarlamak, hiç utanılacak bir durum değil, üzülecek bir durum da değil. Bernard Shaw, yaşını açıkça söyleyen bir kadından korkulması gerektiğini; çünkü bunu açıklayan bir kadının her şeyi açıklayabileceğini söyler. Yaşımı bildirmekten hiçbir zaman çekinmedim. Hatta iyice ihtiyarladıktan sonra, biraz gururla neredeyse övünerek ilan etmeye başladım tam kaç yaşında olduğumu. Onun için, yüzlerine bir maske takarcasına ağır makyajlarla yaşlarını gizlemeye çalışan kadınları pek anlamıyorum. Belirli bir yasa kadar makyaja hiç de karşı değilim. “Otuzuma basınca, ben de makyaja başlayacağım” derdim kendi kendime. Ama bu iş çok vakit aldığı için, üşendim, başlayamadım. Sonra otuz beşe erteledim makyajı, sonra kırka. Kırktan sonra iş işten geçti zaten.

Bana kalırsa, bir insanın yaşamında en güzel yıllar gençlik değil. Otuz beş ile kırk beş arasıdır. Gençliğin sıkıntılarından kurtulmuş, yaşlılığın sorunlarıyla henüz karşılaşmamışsınızdır. Ne çare ki, o güzel yıllar da geçer, her şeyin gelip geçtiği gibi. Altmışından sonra çok güç bir dönem başlar. Artık genç olmadığınız, orta yaşlı sayılamayacağınız, yaşlanmaya yüz tuttuğunuz gerçeğine katlanmak zorunda kalırsınız. Hiç de kolay değildir bu. Ama bu acı gerçeğe katlananlar, “Artık ben yaşlıyım.” diyenler, aklın alamayacağı bir rahata kavuşurlar. Eğer sağlık durumları az çok yerindeyse, hiç kimseye muhtaç olmadan bir evde yalnız yaşayabiliyorlarsa, yaşlılığın huzurlu, hatta mutlu bir dönem olabileceğini anlarlar. Bunu anladıktan sonra da, yaşlılığın nimetlerinden yararlanabilmenin yolunu arayabilirler. Örneğin, yaşlandıklarını bahane ederek şımarabilirler. Gençliğimde ve orta yaşlıyken pek şımarık değildim. Ama baktım ki, yaşlılığımda “ Şunu yapmak istiyorum, bunu yapmak istiyorum, şunu yemek isliyorum, bunu yemek istiyorum.” diye tutturunca, yakınlarım, sekiz yaşında bir çocuğun isteklerini yerine getirdikleri gibi, bu seksenlik ihtiyarın da isteklerini yerine getiriyorlar. Ben de hiç utanmadan, elimden geldiğince sömürüyorum bu durumu. Şımarıklık numaralarımı ancak kızım Zeynep’e yutturabiliyorum. “Şımardın gene” diyerek beni şakadan azarlıyor. Zaten belli bir yaşa kadar siz çocuklarınızı azarlarsınız, ondan sonra çocuklarınız sizi azarlamaya başlar.

“Dinç” denilen türden bir ihtiyar olarak ayakta kalabilmem, talihimden başka bir şey değil aslında. Bunu ben de çok iyi biliyorum. Ama şımarıklığımdan ötürü, bunu yalnız talihim değil, kendi marifetim saymaya başladım. Övünmek gibi olmasın ama belki de biraz kendi marifetimdir dinçliğim. Çünkü “iyi ihtiyarlamak için yiğit olmak gerekir.” sloganını benimsedim. Öteki ihtiyarların çoğu gibi, saatlerce sağlık durumundan yakınarak kimsenin kafasını şişirmiyorum. “Şuram ağrıyor, buram sızlıyor” demiyorum. Gerçekten de şuram ağrıdığı buram sızladığı halde.”
(………..)

“Üniversite eğitimiyle ilgili, beni çok üzen başka bir konuya kısaca değinmek istiyorum: Üniversitelerimizde Türkçe yerine İngilizce eğitim yapılması tam bir rezalettir bence. Yabancı diller elbette ki öğrenilmelidir; çocuk küçükken ilkokulda başlayarak lise öğrenimi süresince devamlı öğretilmelidir. Ama üniversitelerde ancak yabancı filolojilerdeki Türk hocalar yabancı dil kullanabilir. Örneğin, İngiliz edebiyatı dersi verilirken, bir öğretim üyesi İngilizce konuşmayı, ötekisi Türkçe konuşmayı yeğ tutabilir. (Nitekim ben kendim, öğrencilerim İngiliz edebiyatı okuduklarına göre, mümkün olduğu kadar bu dili duymaları için. İngilizce ders verirdim.) Ama şimdi birçok üniversitede yapıldığı gibi, bütün derslerin İngilizce verilmesinin, bunun “Globalleşme” denilen yutturmacanın doğal bir sonucu sayılmasının, sömürge olduğumuzu resmen kabul etmekten başka bir anlamı olamaz. Avrupa ülkeleri de globalleşiyor sözde. Gel gelelim, Fransa’da, Almanya’da, İtalya’da, İspanya’da İngilizce eğitim yapan bir tek üniversite yok. Ne acıdır ki, ancak bizim memleketimizde var böyle bir kepazelik. Üstelik anladığım kadarıyla yabancı dilde yüksek öğretim görenler, ne o dili doğru dürüst öğrenebiliyorlar, ne de kendi anadillerini. İngilizceleri de yarım yamalak kalıyor, Türkçeleri de”
(……………..)

“Taksim meydanına gelip Marmara Oteli değil de “The Marmara Hotel” denilmesine hala alışamadığım (o “the” kadar gülünç bir züppelik olamaz) otelin önüne gelince, bizi durdurdular.”

Mîna URGAN

Şimdi, Bir Dinozorun Anıları adlı eserden alınan parçalara birlikte kısaca bir göz atalım:
- Dikkat ederseniz alıntılar kitabın çeşitli yerlerinden yapılmıştır. Bu alıntıları iki gruba ayırabiliriz: (1) Gençlik ve yaşlılıkla ilgili olanlar, (2) Yabancı dille ilgili olanlar (son iki alıntı).
- Gençlik ve yaşlılıkla ilgili metinlerin özellikle gençliğe yönelik kısmı sizleri daha yakından ilgilendirecektir. Dikkatle okuyun, inceleyip irdeleyin ve yazarın sözlerini değerlendirin.
- Yazarın bu anılar kitabını yazmaktaki öncelikli amaçlarından biri nedir? Mitos, hayale dayalı öykü olduğuna göre yazar neyi mitos olarak görüyor? Neyi yıkmak istiyor? Niçin? Gençliğin bir mutluluk, yaşlılığın ise mutsuzluk dönemi olduğu konusunda siz ne düşünüyorsunuz? Yazarın görüşlerini paylaşıp paylaşmadığınızı belirtin.
- Yazara göre “koca bir yalan” olan nedir? Siz bu yargıya katılıyor musunuz? Niçin?
- Gençlik dönemi insan yaşamında gerçekten en mutlu dönem midir? En azından bu durum herkes için geçerli midir? Örneğin sizler için geçerli mi? Bütün bu soruları yanıtlamak için metinlerin ilk bölümünü, özellikle ilk paragrafı dikkatle okuyun ve çeşitli yönlerden değerlendirin.
- Yazar hangi yaşlar arasında çektiklerine bir daha dayanamayacağını söylüyor? Bireysel dertler, kişisel sorunlar mı ağır basıyormuş onun için? Özellikle ikinci paragrafı bir daha inceleyin.
- Yazar kendi dönemindeki gençliğin acıları ile şimdiki gençlerin acılarını karşılaştırıyor ve o dönemdeki gençliği daha şanslı buluyor. Bunu hangi nedenlere bağlıyor? Sözünü ettiği tek Cumhuriyetin özellikleri nelerdir? İyice düşünüp değerlendirin.
- Yaşlanmakla yaş almak aynı şey midir? Yaşlanmak utanılacak ya da üzülecek bir durum mudur? Yazar buna “Hayır!” diyor. Empatiyi anımsayıp empatik davranış göstererek yazarın sözlerini değerlendirin. Siz olsaydınız yazar gibi mi davranırdınız?
- Bernard Shaw ne demiş? Yazar kendini korkulacak bir kişi olarak mı görüyor? Hangi tür kadınları eleştiriyor? Yazarın bir karakter özelliği olan dobra dobra oluşu hakkında ne gibi ipuçları var? Belirtiniz.
- Bir insanın yaşamında en güzel yıllar yazara göre hangi yıllardır? Niçin? Yaşlılıkta nasıl mutlu olunabilir?
- Yazar yaşlılığın nimetlerinden söz ediyor. Bu görüş size ters ve saçma geliyor mu? Yaşlılığın nimetlerinden yararlanabilmek için neler öneriyor?
- Yazar “iyi ihtiyarlamak için” hangi sloganı benimsemiş? Yaşlılıkta uygulamakta olduğu temel ilke nedir? Bu davranış sizce doğru mu ve takdire değer bir davranış mı? Son üç soru grubunu yanıtlarken, birinci grup alıntılarını özellikle son iki paragrafını bir kez daha irdeleyin.
- Mîna Urgan emekli bir öğretim üyesi idi. Kendisi İngiliz Dili ve Edebiyatı profesörü olan yazar, yabancı dille eğitim gibi çok önemli bir konuda neler düşünmekte, neler söylemektedir?
- Yabancı dil öğretimi ile yabancı dille öğretim yazara göre aynı şeyler midir? O neye karşı çıkıyor? Sizce yazar haklı mı? Son yıllarda çok moda olan küreselleşme, globalleşme konusunda yazarın görüşü nedir?
- Yazarın “gülünç bir züppelik” olarak nitelediği somut örnek nedir? Böyle durumlarda siz de aynı duyguları taşıyor, aynı tepkiyi gösteriyor musunuz?

Son üç soru grubunu yanıtlarken, alıntıların ikinci grubunu oluşturan son iki paragrafı dikkatle okuyup irdeleyin.

Anadili duygusu, duyarlılığı, bilinci konusunda yazara katılıyor musunuz? Dilimiz, kültürümüz ve ülkemizin geleceği bakımından bu konular gerçekten çok önemli değil mi?

Önceki metinler için söylediğimiz gibi, bu metin için de daha pek çok şey söylenebilir. Daha birçok soru sorulabilir, tartışma yapılabilir. Artık kalan kısmı da siz tamamlamaya çalışın.

Bir Cevap Yazın

*