Kayıt Ol  |  Giriş
NotOku'yu +1'le
Açıköğretim fakültesi (AÖF) e-öğrenme eğitim portalı
23.10.2014
Ders: Sosyal Bilimlerde Temel Kavramlar      Ünite 9      30 Mart 2011 Ara     

İnsan Haklarının Kısa Tarihçesi

Günümüz araştırmacıları, insan hakları kavramının kökenlerini antikçağda, Yunan ve Romalı düşünürlerine kadar geri götürmektedirler. Örneğin İ. Ö. 300 dolaylarında yaşayan Yunanlı filozof Zeno’nun kurucusu olduğu Stoa Felsefesi’ne göre insan, her şeyden önce doğal hukuka göre yargılanmalıdır ve bu hukuk, yalnızca insanların elinden çıkma yasalarla sınırlı değildir.

Antikçağ edebiyatında bu anlayışın tipik yansımasını, ünlü Yunanlı tragedya yazarı Sofokles’in (İ. Ö. 496-406) “Antigone” adlı eserinde görmekteyiz. Bu tragedyada Antigone, Kral Kreon’un yasağına karşın savaşta düşmanların safında yer alan ve ölen ağabeyini gömmekte ısrar eder. Çünkü Antigone’ye göre her insanın ölümünden sonra gömülme hakkı, yasaların üzerinde kalan bir kutsal haktır ve hiçbir buyruk ya da yasa, bu hakkı engelleyemez. Roma İmparatorluğu döneminde, Roma vatandaşı olanlar ile olmayanlar arasında hukukun uygulanması ve haklar bağlamında derin farklar gözetmiş olan Roma Hukukunda da ̶ antikçağ Yunan düşünce mirasının etkisiyle ̶ uluslar hukuku (ius gentium) adı altında bir tür doğal hukuk anlayışı gelişmişti. Bu anlayış doğrultusunda, belli evrensel haklar Roma vatandaşı olsun ya da olmasın herkese ait sayılıyordu. Örneğin Romalı hukukçu Ulpianus’a göre doğal hukuk, devletin değil fakat doğanın, Roma vatandaşı olsun ya da olmasın, bütün insanlar için öngördüğü bir hukuktu.

Ancak antikçağda, gerek Yunan, gerekse Roma dönemlerinde kölelik kurumu devam ettiği ve bu kesimin bazı hakların dışında tutulduğu sürece, gerçek anlamda evrensel nitelikte insan haklarından söz edilemeyeceği açıktı. Doğal hukuk anlayışından kaynaklanan “doğal haklar”a karşı gelinmesinin sonuçları üzerinde ciddi olarak düşünülmesi için, Rönesans hareketinin öncelerine kadar beklenilmesi gerekti.

Ortaçağda egemen olan din bağnazlığına ve derebeylikten (feodaliteden) kaynaklanan politik-ekonomik baskılara karşı direnişlerin başlamasıyla birlikte, bugünkü insan hakları kavramına giden uzun yol da açılmış oldu. Belli hakların herkes için geçerliliğinin güvence altına alınması düşüncesi, bugünkü modern anayasa hukukunun temeli sayılan bazı önemli belgelere de yansıdı. 13. yüzyılda, İngiltere’de, Kral John ile tebaası arasında imzalanan, Magna Carta (Büyük Şart) adıyla anılan belge, bunların en önemlilerinden biridir. Bu belgede kral tarafından varlığı tanınan kilisenin siyasi etki alanının dışında tutulması, bütün özgür vatandaşların mülkiyet hakkı sahibi olabilmeleri ve bu hakkı miras yoluyla da kazanabilmeleri, vatandaşlardan kendi iradeleri dışında, keyfi vergi alınamaması, yasa önünde herkesin eşit sayılması, varlıklı dul kadının evlenmemeyi seçmesi gibi haklar, sonradan insan hakları kategorisine de girdi. Gerek Magna Carta’da, gerekse daha sonraki benzer belgelerde ifadesini bulan temel düşünce, şuydu: Bütün insanlar, doğuştan ebedi ve başkalarına devri olanaksız haklarla donatılmışlardır; bu haklar bireyin toplumsal sözleşme aracılığıyla devlet düzeninde yaşamasıyla birlikte asla yitirilmez ve “kralların kutsal hakları” nedeniyle de herhangi bir biçimde kısıtlanamaz.

Doğal hakları (insan hakları) da kapsayan bir “doğal hukuk” inancı, 17. yüzyılda daha da pekişti. Bu yüzyılda doğa bilimleri alanında kaydedilen büyük gelişmelerle birlikte, bir doğal hukuka ve özellikle de evrensel düzen’e olan inanç güçlendi. 18. yüzyılda ise, Aydınlanma Çağı diye adlandırılan dönemin yaşanmaya başlamasıyla birlikte, akılcılığın her alanda ön plana çıkması, bugün insan hakları diye adlandırılan, insana yalnızca insan olarak doğması nedeniyle tanınması gereken haklar üzerinde daha ayrıntılı düşünülmesini sağladı.

Bu dönemde özellikle bazı filozoflar tarafından daha da temellendirilen insan hakları anlayışı, şu noktalarla özetlenebilir:

Bazı haklar bireylere doğal olarak aittir, çünkü bunlar, birey sivil toplum düzeni içersinde yaşamaya başlamazdan önce de vardır. Bu hakların başlıcaları yaşama, özgürlük ve mülkiyet haklarıdır. İnsanın ̶ bir “toplumsal sözleşme” aracılığıyla sivil topluma girmesinin anlamı, devletten bu hakların kendisini değil, fakat yalnızca korunmasını talep etme hakkını doğurur; hakların kendisi zaten varolduğundan, bu konuda devletten ayrıca bir talepte bulunulmasına gerek yoktur. Devletin bu doğal hakları yeterince koruyamaması ya da tanımaması, bireylere yasal bir direnme hakkı verir. Bu görüşler 18. yüzyılın sonlarında, Kuzey Amerika’da, 13 Amerikan kolonisinin 4 Temmuz 1776 tarihinde yayınladıkları Bağımsızlık Bildirisi’nde de yer almıştır : “. . . bütün insanlar eşit yaratılmışlardır, Yaratanları tarafından bazı sürekli haklarla donatılmışlardır; yaşama, özgürlük ve mutluluk arayışı, bu haklar arasındadır. ”

Büyük Fransız Devrimi sırasında yayınlanan, 26 Ağustos 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nde de aynı ilkelere rastlanmaktadır. Bu bildiriye göre “bütün insanlar özgür ve eşit haklara sahip olarak doğarlar ve öyle kalırlar”; “Her politik kuruluşun amacı, insanın doğal ve elinden alınamaz haklarını korumaktır”. Bu bildiride sözü edilen haklar, “Özgürlük, mülkiyet, güvenlik ve baskılara direnme” hakları diye belirtilmiştir; yine bildiriye göre özgürlük, fikirlerini özgürce açıklama, din özgürlüğü ve keyfi tutuklanmama özgürlüğü diye tanımlanmıştır.

20. yüzyılda insan hakları kavramı, Birleşmiş Milletler kuruluşunun da en önemli temellerinden birini oluşturmuştur. Birleşmiş Milletler’in kuruluş belgesinde bütün üyeler, “Irk, cinsiyet, dil ya da din ayrımı gözetmeksizin, herkes için insan haklarını ve temel özgürlüklere dünya çapında saygı gösterilmesini sağlama” yükümlülüğü altına girmişlerdir. Birleşmiş Milletler’in bu anlayışı, 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirisi ile belgelenmiştir. İnsan haklarına ilişkin uluslararası çabalar, Birleşmiş Milletler kuruluşunun dışında da sürdürülmüştür. Örneğin 1973-1975 yılları arasında Helsinki’de toplanan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı, “Helsinki Nihai Senedi” adı altında insan haklarını ve bunların korunmasını konu alan bir belge oluşturmuştur. İlk kez 1950 yılında toplanan Avrupa İnsan Haklarını ve Temel Özgürlükleri Koruma Konvansiyonu da Avrupa Sosyal Şartı’nı hazırlamıştır.

“İnsan Haklarının Kısa Tarihçesi” için 1 cevap

  1. admin yazmak istesim diyor ki:

    arkadaşlar sadece ilk paragrafı yazın yeterli

Bir Cevap Yazın

*