Kayıt ol  |  Giriş
NotOku'yu +1'le
Ders: Uygarlık Tarihi      Ünite 1      8 Nisan 2011 Ara     

Evren, Dünya ve Canlıların Oluşumu

Amaç 1

Evren, Dünya ve canlıların nasıl oluştuğunu öğreneceksiniz.

Tam olarak bilinmemekle birlikte, evrenin yaşının yaklaşık 15 milyar yıl olduğu tahmin edilmektedir. Evren, oluştuğundan bu yana sürekli büyümekte ve evren­deki yaklaşık 50 milyar galaksi, sürekli olarak birbirlerinden uzaklaşmaktadır. Ka­nıtlar, evrenin saf enerjiden oluşan küçük, yoğun ve sıcak bir noktadan meydana geldiğini işaret etmektedir. Bu saf enerji, daha sonra evrenin tüm enerjisini, uzayı ve maddeyi oluşturmuştur. Zamanın başlangıcında, yani 15 milyar yıl önce, bu nokta büyümeye başlamıştır. Bu olaya Big Bang yani Büyük Patlama adı verilir. Big Bang, evrenin nasıl oluştuğunu açıklayan teoriler arasında en çok kabul gö­ren teoridir.

Big Bang, aslında gerçek bir patlama değildir. Bu, daha çok hızla şişen, enerji ve uzaydan oluşan bir balona benzetilebilir. Big Bang in ayrıntıları hâlâ bilimin en karmaşık sorunlarından biri olmaya devam etmektedir. Evren büyüdükçe soğumuş ve enerji yoğunlaşarak maddeye dönüşmüştür. 12 milyar yıl önce, yer çekimi gü­cünün yoğunlaşan maddeyi dev kümeler oluşturmaya itmesinin bir sonucu olarak galaksiler oluşmuştur. Galaksiler, yıldızlar ve gezegenlerden meydana gelmekte­dir. 5 milyar yıl önce, evren bugünkü boyutunun üçte ikisi kadarken bizim güneş sistemimiz Samanyolu galaksisindeki orta boy bir yıldızın etrafında oluşmuştur.

Güneş’in yörüngesindeki dokuz gezegenden biri olan Dünya, güneş sistemimi­zin oluşmasından 500 milyon yıl sonra, yani yaklaşık 4.5 milyar yıl önce, bir gaz ve toz bulutundan meydana gelmiştir. Bu gevşek gaz ve toz bulutu, gittikçe büzül­meye ve küçülmeye başlamış, artan basınç ve radyoaktif elementlerin parçalanma­sı sıcaklığı artırmıştır. Bu ısınmanın sonucunda iç taraf akıcı bir hâl alırken madde­ler de ağırlıklarına göre içten dışa doğru dizilmeye başlamıştır. Böylece ağır metal­ler merkeze, hafif metaller ve bileşikler ise dış kısma yığılmıştır. Dış yüzey, zaman­la soğumuş ve kabuk bağlamıştır. Litosfer adı verilen bu dış yüzeyde, zamanla canlılık için gerekli uygun ortam oluşmuştur. Dış yüzeye çıkan gazlar ve volkanik patlamalar ilksel atmosferi, bu atmosferin içerdiği su buharı ise zamanla soğuyup suya dönüşerek denizleri meydana getirmiştir.

Yaklaşık 4 milyar yıl önce ilk organik moleküller ortaya çıkmıştır. Peki, ama Dünya’da canlılık nasıl oluşmuştur? Bilim insanları İnorganik bileşimlerden ol­dukça basit bir laboratuar işleminin sonucunda karbon içeriği bakımından zen­gin organik bileşimler üretmeyi başarmışlardır. Bu sonuç bize bu sürecin do­ğada da gerçekleşmiş olabileceğini göstermektedir. Bu organik bileşimler, pro­tein yapı taşları olan aminoasitleri meydana getirebilir. Elbette bir aminoasit, bir canlı formu değildir. Aminoasitlerin canlı formlara dönüşmesi yaklaşık 500 mil­yon yıl sürmüştür, ilk basit tek hücreli canlılar yaklaşık 3-6 milyar yıl önce orta­ya çıkmıştır. Bunu biliyoruz; çünkü bilim insanları Grönland’da, Afrika’nın gü­neyinde ve Avustralya’da bu zamana ait fosil kalıntılar bulmuşlardır. Bu fosiller, tek hücreli organizma yığınlarının kum ve balçıkla kaplanıp zamanla taşlaşmasıyla oluşmuşlardır.

Litosfer: Yer kabuğunun sert üst kısmıdır.

İnorganik: Karbon içermeyen moleküllerdir.

Organik: Canlı organizmaları oluşturan moleküllerdir. Bu moleküller hidrojen, oksijen, karbon ve nitrojen içerir.

Protein: Hücreleri meydana getiren ve yaşamsal işlevler yerine getiren moleküllerdir.

Fosil: Eski canlı formlarının mineralleşmiş kalıntıları veya izleridir.

Batı Avustralya'da bulunan 3.5 milyar yıllık fosiller

Kaynak: http://en.wikipedia.org/wiki/Image:Stromatolites_in_Sharkbay.jpg (erişim: 22.11.2006)

Fotosentez: Bitkiler tarafından karbondioksitin güneş enerjisi kullanarak sentezlenmesidir. Bu İşlem sonucunda oksijen açığa çıkar.

Evrim: Biyolojik türlerin zaman İçerisinde sistematik olarak değişikliğe uğramasıdır.

Canlıların ortaya çıkışı, görece hızlı bir biçimde olmuşsa da bundan sonra ya­şam formlarının gelişimi daha yavaş olmuştur. Avustralya’da en azından 2.8 milyar yıl öncesine tarihlenen taş içinde korunmuş, muhtemelen fotosentez gerçekleştirebilen tek hücreli organizmalara ait fosiller bulunmuştur. Fotosentezin gelişimi, ortaya çıkan oksijenin atmosferde toplanmasını ve ozon tabakasının oluşmasını sağlamıştır. Ozon tabakası zararlı ultraviyole radyasyonunun dünyaya ulaşmasını engellediği için de yaşam yerkürenin yüzeyinde ortaya çıkabilmiştir. Önce tek hücreliler, daha sonra da çok hücreli canlılar meydana gelmiştir. Çok hücreli orga­nizmalar yaklaşık 1.7 milyar yıl önce ortaya çıkmıştır.

Yaklaşık 570 milyon yıl önce Kambriyen adı verilen Birinci Zaman’da, karma­şık çok hücreli organizmaların sayısında büyük bir artış olmuştur. Bu ani ve hız­lı artış Kambriyen patlama olarak adlandırılmaktadır. Bu dönemde omurgalıların da dâhil olduğu çok hücreli hayvanların ata formları görülmeye başlar. Bu patla­manın nedeni açıklanamamaktadır; ancak bunun canlılığın tarihi açısından en önemli olay olduğu söylenebilir. Böylece bitkiler ve hayvanlar dünyayı sarmaya başlamışlardır. Dinozorlar 230 milyon yıl önce ve memeliler de 220 milyon yıl ön­ce evrimleşmişlerdir. Bu dönemde dinozorlar, çok gelişmiş ve dünyadaki hakim canlı türü durumuna gelmişlerdir. Ancak dönemin sonunda dinozorların soyu, büyük ihtimalle dünyaya düşen bir meteorun neden olduğu iklimsel değişiklikler yüzünden tükenmiştir. Dinozorların ortadan kalkmasından sonraki dönemde, memeli hayvanların sayısı ve tür çeşitliliğinde bir artma olmuştur.

Bir Dinozor Türü Olan Tyrannosaurus.

Dördüncü Zaman’ın ilk evresi olan Pleistosen dönem, günümüzden 2 milyon yıl öncesinden 10 bin yıl öncesine kadar sürmüştür. Paleolitik Çağ bu döneme rast­lar. Pleistosen’in ikinci evresine Holosen adı verilir. Holosen dönem, günümüzden 10 bin yıl önce, yani Neolitik Çağ ile başlamıştır ve hâlâ devam etmektedir.

Çağ Dönem Yıl önce Evrimsel gelişmeler
Arkeozoyik 4 milyar Yaşamın başlangıcı
Proterozoyik 3.5 milyar Tek hücreli canlılar, çok hücreliler
Birinci Zaman (Paleozoyik) Kambriyen 570 milyon Yaşamın patlaması
Ordovisiyen 500 milyon İlk omurgalılar
Silüryen 430 milyon İlk balıklar
Devoniyen 395 milyon Balık türlerinde artış
Karbonifer 350 milyon İlk sürüngenler
Perm iyen 280 milyon Memeli benzeri sürüngenler
İkinci Zaman (Mezozoyik) Trias 230 milyon İlk dinozorlar, memeliler
Jura 180 milyon Dinozorların hakimiyeti
Kretase 135 milyon Dinozorların sonu, ilk kuşlar
Üçüncü Zaman (Senozoyik) Plaeosen 65 milyon Memeli türlerinde artış
Eosen 55 milyon İlk primatlar
Oligosen 38 milyon Primatların gelişimi
Miyosen 25 milyon Primatların gelişimi
Pliosen 5 milyon İlk homininler
Dördüncü Zaman (Kuvaterner) Pleistosen 2 milyon İlk insanlar
Holosen l0 bin Tarımın başlaması

Tablo 1.1 – Jeolojik Zamanlar ve Önemli Evrimsel Gelişmeler Sıralanmıştır.

Laurasia: Bugünkü Kuzey Amerika, Avrupa ve Asya kıtalarının birleşik bir haildir.

Gondwana: Bugünkü Güney Amerika, Afrika, Hindistan, Avustralya ve Antartika kıtalarının birleşik haildir.

Bütün bu zaman boyunca yerkürenin kendisi de değişim geçirmiştir. Dünya, 200 milyon yıl önce bugünkünden çok farklı görünmekteydi. Geçen zaman içeri­sinde yer hareketleri nedeniyle kıtaların yerleri ve şekilleri oldukça değişmiştir. Bu duruma kıta kayması adı verilmektedir. Dinozorların ve ilk memelilerin ortaya çık­tığı dönemde tüm kıtalar birlikte tek parça halinde dev bir kıtaydı. Bu kıtaya bütün yerler anlamına gelen Pangea denir. Yaklaşık 200 milyon yıl önce Pangea parça­lanmaya başlamış ve biri kuzey yarı kürede, diğeri güney yarı kürede yer alan iki büyük kıtaya bölünmüştür. Bunlardan kuzeydekine Laurasia ve güneydekine de Gondwana adı verilir. Kıtaların parçalanması ve birbirlerinden ayrılmasıyla kıtalar arasında coğrafi engeller oluşmuş ve bir çevresel çeşitlilik ortaya çıkmıştır. Bu du­rum, canlıların evrimi ve çeşitlenmesi bakımından çok önemli bir itici güç olmuştur.

Sıra Sizde 1

Canlılar ne zaman ve nasıl ortaya çıkmıştır? tik canlı formlarına ait kanıtlar var mıdır?

Günümüzden Yaklaşık 200 Milyon Yıl Önce Laurasia ve Gondwana Kıtaları

Prosimi: Maymun benzeri ufak primatlar olan lemurlar, lorlsler, galagolar ve tarslerlerden oluşan primat alt takımıdır.

Anthropoldea: Eski ve Yeni Dünya maymunları, büyük maymunlar ve İnsanın üyesi olduğu primat alt takımıdır.

Primatlar ve İlk Homininler

Primatlar, zoolojik sınıflandırmada memeliler sınıfı içerisinde yer alan takımlardan biridir. Primatlar takımının iki alt takımı vardır: Prosimiyenler ve antropoldler. Bugün yaşayan yaklaşık 200 tane primat türü vardır. İnsan da temel biyolojik özellikleri bakımından diğer primatlarla büyük benzerlikler gösterdiği için bu ta­kımın bir üyesi olarak kabul edilmektedir. İnsanla diğer primatlar genetik bakım­dan da çok yakındırlar. Bu genetik yakınlığın sebebi, bütün primatların ortak bir kökenden evrimleşmiş olmalarıdır. İlk primatlar, günümüzden yaklaşık 55 milyon yıl önce Eosen dönemde ortaya çıkmışlardır. Bu tarihten itibaren geçen milyon yıllar içerisinde pek çok yeni primat türü ortaya çıkmış ve her tür, kendi evrimsel sürecini izlemiştir. Bu türler fiziksel ve genetik benzerliklerine göre bir sistem içe­risinde sınıflandırılır.

Eosen dönemde yaşamış olan ilk primatlar, bugünkü prosimiyenlere benzemek­tedir. Oligosen dönemde ise bugünkü antropoidlere benzeyen türler ortaya çıkmış­tır. Bugünkü büyük maymunlarla benzerlik gösteren en eski fosillerse yaklaşık 25 milyon yıl öncesine aittir. Fosil kanıtlar, orangutan ve goril gibi büyük maymunların Miosen dönemde evrimsel olarak diğer hominidlerle yollarını ayırdıklarını göster­mektedir. Şempanze ve insanın ataları ise yaklaşık 6 milyon yıl önce evrimsel olarak birbirinden ayrılmıştır. Moleküler genetik araştırmalar da homininlerle diğer büyük maymunların evrim çizgisinin en azından 6 milyon yıl önce birbirinden ayrıldığını ve tamamen ayrı yönlerde ilerlediğini göstermektedir.

Hominidler ve homininler

Hominidler ve Homininler

Hominidae: Primatlar takımı içerisinde bir ailedir. Orangutan, goril, şempanze gibi büyük maymunlar ve insan, bu ailenin üyeleridir.

Hominini: Primatlar takımının, Hominidae ailesi içerisinde bir tribustur. İnsanı ve insanın atalarını kapsar.

 

Moleküler düzeydeki benzerliklere dayanan bir sınıflandırmaya göre insanın ataları ve modern insanlar Hominini adı verilen bir tribusun üyeleri olup kısaca homininler olarak adlandırılmaktadırlar. Australopithecus, Homo habilis (ve Homo rudolfensis), Homo erectus (ve Homo etgaster), Homo heidelbergensis, Homo neanderthalensis ve Homo sapiens türleri homininleri oluşturur. Homininleri diğer primatlardan ayıran en önemli özellik bipedalizmdir.

Homininler

Tribus: Tribe veya infrafamilydir. Biyolojik sınıflandırma sisteminde bir kategoridir. Alt aile (subfamily) olarak adlandırılan kategorinin altında yer alır.

Bipedalizm: İki ayak üzerinde dik duruş ve hareket biçimidir.

Australopithecuslar insan evrimi açısından çok önemli bir aşamayı temsil et­mektedirler. İki ayak üzerinde duruş ve hareket biçimine sahip oldukları tartışma götürmeyen Australopithecuslar, en eski homininlerdir. Her ne kadar son yıllarda Afrika’da 7 ila 5 milyon yıl öncesine tarihlendirilen ve hominin benzeri özelliklere sahip bazı fosiller bulunmuş olsa da bu fosillerin nasıl sınıflandırılacakları hâlâ tar­tışmalıdır. Australopithecus fosilleri güney, doğu ve kuzey Afrika’da yapılan kazı­larda bulunmuştur. Bu türe ait en eski fosil kalıntılar, günümüzden 4.4 milyon yıl öncesine ve en yeni tarihli olanlarsa yaklaşık 1 milyon yıl öncesine aittir. Australopithecusların beyin hacimleri küçük olup modern insanların beyinlerinin ancak üçte biri büyüklüğündedir. Dolayısıyla Australopithecuslar evrimsel açıdan diğer primatlardan ayıran şey, beyinleri değildir. Australopithecuslar insan evriminin bir parçası olarak kabul etmemize neden olan tek şey, bipedalizmi işaret eden iskelet yapılarıdır.

Australopithecuslar taş aletler yaptıklarını gösteren bir kanıt yoktur. Australopithecusların sadece doğada bulunan taş, ağaç dalı gibi nesneleri alet gibi kullan­dıkları tahmin edilmektedir. Bu bulgu, bize iki ayak üzerinde duruşun, beynin gelişiminden ve alet yapımının başlamasından önce gerçekleştiğini göstermektedir. Bipedalizmin neden ortaya çıktığı hâlâ tam olarak bilinmemektedir. Ancak belli bir doğal çevrede bir grup primata birtakım yaşamsal avantajlar sağladığı için ortaya çıktığı varsayılmaktadır. Bunlardan biri, ayaktayken daha uzağı görebilme; böyle­ce hem besin kaynaklarını hem de tehlikeleri daha kolay fark etme avantajı olabi­lir. Bipedalizmin sağladığı en önemli avantaj, ellerin serbest kalmasıdır. Bu sayede elde bir şeyler taşımak ya da nesneleri alet gibi kullanmak mümkün olmuştur.

Beyin hacmi, kafatasında beynin kapladığı alanın ölçülmesi yoluyla hesaplanır.

Australopithecus oldukça uzun bir dönem ve geniş bir coğrafyada yaşamış oldukları için anatomik özellikleri bakımından bazı farklılıklar göstermektedirler. Bu yüzden Australopithecus fosilleri iki gruba ayrılmaktadır: Narin yapılı Australopithecuslar ve iri yapılı Australopitbecuslar. İri yapılı Australopithecuslara Paranthropuslar da denmektedir.

Narin Yapılı Bir Australopithecus (Solda) ve tri Yapılı Bir Australopithecus 'a (Sağda) Ait Fosil Kafatası Örnekleri

Kaynak:
http://www.mnh.si.edu/anthro/humanorigins/ha/sts5.html (erişim: 7.12.2006)
http://www.mnh.si.edu/anthro/humanorigins/ha/er406.html (erişim: 7.12.2006)

Sıra Sizde 2

Hominin ne demektir? İlk homininler ne zaman ve nerede evrimleşmişlerdir?

  • selahattin altıntaş

    selahattin.altintas@hotmail.com
    Kâinatın büyük bir patlama ile meydana geldiği doğrudur.(Big Bang Teorisi) Koca bir ağacın küçücük bir çekirdekten çıkması veya koca bir insanın küçücük bir hücreden meydana gelmesi gibi. Bu çevremizde devamlı gördüğümüz bir olaydır. Yanlış olan bu kâinatın gezegenleri ile beraber madde olarak o küçücük maddenin içinde olduğunun kabul edilmesidir. Onlara göre bu koca kâinat o küçücük maddenin içinden çıkmıştır. Hâlbuki koca bir ağaçta gözümüz önünde küçücük bir çekirdekten çıkıyor amma hepimiz biliyoruz ki o koca ağacın maddesi o çekirdeğin içinde yoktur. Çekirdekte olan o ağacın proğramıdır. Maddesi ise dışarıdan gelmektedir.
    Kâinatın dışında ise maddenin geleceği ikinci bir kâinat olmadığından kâinatın maddesi doğrudan doğruya Allah cc tarafından yaratılmaktadır. Patlayan o maddenin içinde ise sadece kâinatının proğramı vardır.
    Bizler de şu anda bu kâinatın bir parçasıyız. O büyük patlama anında o patlayan parçanın içinde mi idik? Elbette hayır! biz sonradan yaratıldık.

  • sibel children

    çok açıklayıcı ve güzel

  • selahattin altıntaş

    Kainatın nasıl yaratıldığı açık..önemli olan biz niçin yaratıldık, ne ,için yaşıyoruz ve nereye gidiyoruz.. vazifemiz ne ? bunları hemen öğrenip ona göre hareket etmek zorundayız..çünkü vakit yok..süratle gitmekteyiz

  • Bir anne ve baba mutfakta yemek yiyor. 2 yaşındaki çocukları salonda oynuyor.
    Sonra anne bir şey fark ediyor. Salondaki televizyonda çalmakta olan müzik kanalı değişiyor.
    Anne salona gelip bakıyor ki A kanalı yerine B kanalı açılmış ve kumanda çekyatın üzerinde.
    Şimdi anne baba aralarında konuşmaya başlasa bu kanalın nasıl değiştiği ile ilgili.
    Biri dese elektrik parazit yaptı ondandır. diğeri uydudan gelen bir frekansla olmuştur.
    Veya camdan biri girip o basıp kaçmıştır. Yada televizyon kendi kendine kanal değiştirmiştir vs.
    Çocuk televizyon kumandasını kullanmayı bilmiyor deyip onun basma ihtimalini tamamen yok sayarak hayali bir çok senaryo üretmek ne kadar doğru?
    Bir söz vardır aklın yolu birdir diye. Yani bir konuda en makul olanı en olası olanı en kolay olanı seçmek. Yani muhtemelen çocuk bilerek yada bilmeyerek kumandaya dokunup o değiştirmiştir demek gibi.
    Şimdi sadede gelelim, şu uçsuz bucaksız olmakla beraber bir çok sistemin iç içe ve denge içinde çalıştığı kainatı ve üzerinde çeşit çeşit çok gelişmiş canlıları barındıran dünyamızı ve evreni bir yaratıcı yarattı demek yerine akla mantığa oturtmanın çok zor olduğu faklı teoriler ile izah edilmesi yukarıdaki örnekte olduğu gibi cevapları çok uzakta aramaktır.
    Gözlerinizle bir insanı yada bir güneşi gördüğünüz şekilde bir yaratıcı göremiyor olmanız kainatın bir sahibi olma fikrini tamamen göz ardı etmenizi mi gerektiriyor.
    Bir yaratıcı tarafından yaratıldık demekle her soruya cevap buluyorken ve her şey bir anda anlam kazanırken ısrarla her şeyin kendiliğinden olduğunu savunmak bir akıl tutulmasıdır.
    Ben insanın bir yaratıcının varlığını sorgulamasını normal görüyorum.
    Ama tek kalemde yaratıcıyı silip atmak ve onun yerine hayali senaryolar ve zan üzerine kurulu teorileri bilim gibi göstererek varlığımızı açıklamayı ise af edersiniz bağnazlık veya ideolojik tutuculuk olarak görüyorum.
    Şu an varlığın ve canlılığın nedenleri üzerine atılan bir çok teori yada deliller içerisinde en makul olanı bir yaratıcı tarafından yaratılmış olmak görünüyorken yukarıdaki örnekte olduğu gibi bunu tamamen yok sayarak faklı senaryoları bilim ve tek varsayım olarak lanse etmek son derece yanlıştır.
    Bilim insanları da evreni sorgularken sadece kendiliğinden oldu yaklaşımı yerine, Tanrı mı yarattı yoksa kendi kendine mi oldu sorusunu beraber sorarak olgulara ve varsayımlara bakmalıdır.
    Ve önce en makul olanı seçerek teorilerini geliştirmeleri de doğru sonuçlara ulaşmanın en kestirme yoludur.