Erken Ortaçağ
İstilalar ve Feodal Örgütlenme
Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılışıyla Avrupa yaklaşık yarım binyıl sürecek bir siyasi kargaşa dönemine girdi. Bu dönemde Avrupa çeşitli güçlerin istilasına uğradı. Önce Roma’yı yıkan ve daha sonra Avrupa’yı hallaç pamuğu gibi atan Cermen aşiretlerinin uzun ve tahripkar istilaları yaşandı. Daha sonra Müslümanlar fetihleriyle Avrupa’yı sarstılar. Dönemin sonlarına doğru ise Macarlar ve Vikingler, Avrupa’yı istila eden yeni güçler oldular. Bütün bu istilalar ve yol açtığı güvensizlik, siyasi istikrar arayışı içinde olan Avrupa’da her türlü ekonomik gelişme çabasını kıracak kadar güçlüydü. İlk istilayı gerçekleştiren Cermen aşiretleri daha 4. yüzyıldan itibaren Roma İmparatorluğu’nu sınırlarda sürekli bir askeri baskı altında bırakmışlardı. Bir bölümü sınırlarda geniş yağma faaliyetlerinde bulunurken, bir bölümü de Roma ordusuna sızmayı ve üst kademelerde görev almayı başarmışlardı. Batı Roma İmparatorluğu’nun bu Cermen aşiretlerinin istilaları karşısında yenik düşerek 476 yılında yıkılmasından sonra imparatorluğa ait topraklar üzerinde çeşitli barbar krallıklar kurulmuştu.
Cermenlerden sonra Avrupa’ya yönelik ikinci bir kuşatma hareketi Müslümanlar tarafından gerçekleştirildi. Müslüman Araplar, 711 yılında Kuzey Afrika’dan gelerek İspanya’yı fethettiler. Daha sonra 732′de Sicilya, Korsika ve Sardunya’yı ele geçirerek Akdeniz’i bir Müslüman gölü haline getirdiler. Bu iki istila dalgasının Avrupa üzerinde olumlu bir etkisi oldu. Avrupa içinde iktisadi ve kültürel birlik doğdu. Roma zamanında gelişmiş ve uygar Akdeniz Avrupası, Kuzey Afrika ve Yakındoğu ile iktisadi ve kültürel bir bütünlük gösteriyordu. İmparatorluğun dışında kalan Kuzey Avrupa’da ise şehirler gelişmemiş, sanayi ve ticaret çok sınırlı kalmıştı. Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra Kuzey Avrupa yavaş, fakat kesin olarak nispi durumunu iyileştirmeye başladı. Bunun kısmi bir nedeni Güney Avrupa ile daha yakın bir işbirliğine girmesiydi. Böylece sonuçta Roma İmparatorluğu zamanındaki Kuzey ve Güney Avrupa’yı, birbirinden kesin şekilde ayıran farklılık azalmaya başlamıştı.
Müslümanların Akdeniz’i ele geçirmesi bu bütünleşmeyi daha da hızlandırdı. Çünkü Müslümanların Akdeniz’e hakim olmasından sonra Güney Avrupa’nın Kuzey Afrika ve Yakındoğu ile olan ilişkileri koptu. Böylece 7. yüzyıldan itibaren Akdeniz dünyasının birliği kaybolurken, Avrupa içinde bütünlük doğmuş oldu. Avrupa’nın fakirleşen Akdeniz kesimi, kıtanın Kuzey kesimine daha sıkı şekilde bağlandı. Aynı dini inanç altında Avrupa bir bütün haline geldi.
Avrupa’yı sarsan üçüncü bir istila dalgası 9. yüzyılda Macarlar ve 10. yüzyıl başlarında Vikingler tarafından gerçekleştirildi. İskandinavya’dan yola çıkan Vikingler, İngiliz adalarına ve Normandiya’ya hakim oldular. Macarlar ise Karpatlar’dan yola çıkarak Orta Avrupa’ya doğru hareket edip Kuzey İtalya, Güney Almanya ve Doğu Fransa’ya akınlar düzenlediler. Bu gruplar Avrupa’da geniş bir kırım ve yağmalama faaliyetinde bulundular.

Avrupa bütün bu istilalara karşı bir kendi kendini savunma sistemi olarak feodalizmi geliştirdi. Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılışından sonra 9. yüzyılın başlarında Karolenj İmparatorluğu’nun geniş bir alanda egemenliğini kurmasına kadar Avrupa’da çeşitli barbar krallıklar bulunmaktaydı. Bu krallıkların ordusu kılıç ve kalkanlarla donatılmış, çoğu zamanlarını çiftçi ya da çoban olarak geçiren amatör yaya askerlerden meydana geliyordu. Bu ordu daha iyi silahlandırılmış, profesyonel atlı askerlerle güçlendirilmişti. Ancak, atlı bir savaşçı dizleri ile ata tutunmak zorunda olduğu için rakibine doğrudan saldırı imkanı son derece sınırlıydı. Ok ve kısa mızrak, bu atlı askerlerin kullandıkları en yaygın silahtı. Ancak, 8. yüzyılın ortalarına doğru İslam orduları kanalıyla Batı Avrupa’ya ulaşan üzengi, eyerle birlikte atı ve sürücüsünü adeta tek bir bütün haline getirerek kılıç ve uzun mızrak kullanma imkanını sağladı. Bu gelişme atlı askerlerin savaş gücünü olağanüstü ölçüde arttırdı. Şarlman’ın dedesi Charles Martel, bu yeni savaşçılara askeri hizmetleri karşılığında kiliselerden zapt ettiği toprakları mülk olarak bağışlama uygulamasını başlatmıştı. Bu uygulamanın yaygınlaşmasıyla sağlam bir askeri aristokrasi -Ortaçağın şövalye sınıfı- doğmuş oldu.
Şövalye at üzerinde mızrak ve kılıçla dövüşen, kalkan ve zırhla korunmuş profesyonel bir savaşçıydı. Böyle ağır bir donanımla savaşmak kolay değildi. Başarılı bir savaşçı olabilmek uzun bir eğitim ve sürekli egzersiz gerekiyordu. Fakat bir kere yeterli ölçüde donanan ve eğitim gören böyle bir savaşçı, yaya bir askere karşı mukayese kabul etmeyen bir üstünlük kazanıyordu. Şövalyelerin sayısı zorunlu olarak azdı. Çünkü herhangi bir bölge çok sayıda şövalyeyi finanse edemezdi. Bu nedenle Müslümanların, Macarların ve Vikinglerin ani akınlarına karşı köylülerin de yardımıyla az sayıdaki şövalyenin hiç olmazsa daha büyük kuvvetlerin yardıma gelmesine kadar saldırıya karşı savunma yapabilecekleri iyi tahkim edilmiş bir yerin inşası gerekliydi. Böylece 9. yüzyılın son bölümünde ve 10. yüzyıl boyunca daha önce Karolenj devletinin hakim olduğu toprakların her tarafında tahkim edilmiş sayısız yer ortaya çıktı. Başlangıçta bu tahkimatlar, etrafına çukurlar açılmış bir toprak yığını ile onun merkezinde gözetleme amacıyla yapılmış tahta bir kule, bir erzak deposu ve dış duvar yıkıldığı zaman sığınılacak son savunma yerinden meydana geliyordu. Böyle basit başlangıçlardan daha sonraki üç yüz yıl içinde Ortaçağ şatoları doğdu.
Bu yeni savunma sistemi kendine uygun düşen bir siyasi örgütlenmeyi de beraberinde getirdi. Feodalizm dediğimiz bu siyasi organizasyon basit ve muntazam bir sistemdi. Tepede ülkenin bütün toprakları Tanrı tarafından kendisine bağışlanmış bir kral bulunuyordu. Kral ise, topraklarını fief adı verilen parçalara ayırarak vassal adı verilen adamlarına emanet etmişti. Bu baş vassallar da aldıkları toprakları daha küçük kısımlara bölerek kendi vassallarına dağıtmışlardı. Bu zincir en alt seviyeye kadar iniyordu. En basit şövalye altında bir vassalı olmayan, buna karşılık üzerinde büyük lordlar ve senyörler olan kimseydi. Bütün bu ilişkiler en tepede kralın bulunduğu bir piramit olarak düşünülebilir. Bu feodal piramidin çeşitli seviyeleri dük, kont, baron ve viskont gibi isimleri ülkeden ülkeye değişen unvanlarla ayrılıyordu.
Bir fiefin bağışlanması ve kabulü, senyör ve vassal arasında birbirlerine karşı hak ve görevlerini belirleyen bir sözleşme niteliğindeydi. Vassal tarafından senyöre bağlılık yemini edilmesiyle bu sözleşme resmiyet kazanıyordu. Feodal sözleşmenin temel unsuru, senyör tarafından bağışlanan toprak üzerindeki hakların, vassal tarafından sağlanan askeri ve diğer hizmetler karşılığında değiştirilmesiydi. Aldığı fiefin büyüklüğüne göre vassal, senyörüne çağrıldığı zaman belirli sayıda tam teçhizatlı şövalyeyi temin etmeyi vaat ediyordu.
Ancak feodal ilişkiler düzenini çok katı olarak düşünmemek gerekir. Feodal hiyerarşi Müslüman, Viking ve Macar akınlarına karşı kendi kendini savunma sistemi olarak başvurulmuş pratik bir çare şeklinde doğmuştu. 9. ve 10. yüzyıllardaki politik kargaşa içinde güç, hukuki haklardan daha önemliydi. Bazen Şarlman ve daha sonrakiler tarafından tayin edilen görevliler, inisiyatifi ele alarak istedikleri kadar şövalye kiraladılar ve bölgesel savunma için gerekli düzenlemeleri yaptılar. Öte yandan bazı maceracılar önce belirli bir bölgeyi kontrolleri altına aldılar ve daha sonra güçlerinin hukuken kabulünü sağladılar. Zaten Şarlman’ın ölümünden sonraki yüzyılda merkezi hükümetin iktidarı tamamen sona erdi ve bundan sonra feodalizm, bağlılık yeminleri vasıtasıyla ancak çok zayıf bir merkezi iktidar fikrini devam ettirdi.
Sonuç olarak Avrupa, 10. yüzyıla doğru feodalizm sayesinde kendini tehdit eden istilalara karşı bir savunma sistemi kurmayı başarmıştı. Bu sistemin dar bir alan içinde de olsa sağladığı istikrar ve düzen, ekonomik hayatın yeniden canlanması için elverişli bir ortam yaratmıştı.
Tarım
Malikane
Daha önce özetlediğimiz siyasi gelişmeler sonucu 10. yüzyılda Avrupa’nın pek çok kısmı malikane olarak bilinen küçük siyasi-ekonomik birimlere ayrılmıştı. Bir şato ve çevresindeki topraklardan oluşan malikanenin işlevi köylünün güvenliğini, aristokrat sınıfın ise otoritesini ve geçimini sağlamaktı. Kanun ve düzen yalnızca malikane sınırları içinde söz konusuydu. Bu dönemde ticaret son derece sınırlıydı. Toprak boldu, fakat yeterli işgücünün ve güvenliğin mevcut olması halinde bir üretim faktörü olarak işe yaramaktaydı.

Ortaçağ malikanesi ile günümüzün büyük çiftlikleri arasındaki temel fark nedir?
Bir şatonun bölünmezliği nedeniyle, korunma ve güvenliğin sağlanmasında ölçek ekonomisi kuralları geçerliydi. Bir malikanenin sahibinin koruduğu kişilerin sayısı arttıkça, şatoya daha uzak alanlarda tarım yapma gereği doğacağından koruma hizmetinin maliyeti yükselmekteydi. Yani koruma hizmeti önce alçalan, sonra yükselen bir maliyet eğrisi gösteriyordu. Bu malikane için en etkin ekonomik büyüklük, güvenlik sağlamanın marjinal maliyetinin korunması sağlanan işgücünün ürettiği üründen lordun vergi şeklinde aldığı payın değerine eşit olduğu noktaydı.
Ağır Saban ve Açık Tarla Sistemi
Malikanenin toprakları dört bölümden meydana geliyordu: Yerleşim yeri, tarlalar, çayırlar, koruluk ve ormanlar. Tarlalar, malikane halkının beslenmesini sağlayan ürünlerin yetiştirildiği yerlerdi. Tarla tarımı Avrupa’nın kuzey ve güney kısımlarında farklı özellikler gösteriyordu. Akdeniz Avrupası, kuru bir iklime ve yumuşak topraklara sahip olduğundan temel tarım aracı bir çift öküzle çekilen ve toprağı adeta tırmıklayan hafif bir sabandan ibaretti. Bu saban toprağı altüst etmiyor, yalnızca gevşetiyordu. Bu yüzden toprağın çapraz olarak ikinci defa sürülmesi gerekli oluyordu. Çünkü, ancak bu şekilde toprak ezilerek nemin muhafazası ve toprağın altında bulunan ürün için yararlı maddelerin yüzeye çıkması sağlanıyordu
Böyle bir saban Kuzey Avrupa’nın toprak ve iklim şartlarına uygun düşmüyordu. Çünkü Kuzey Avrupa’da problem mümkün olduğu kadar nemin korunması değil, aksine tarlaların ekim zamanından önce kurutulabilmesiydi. Kuzeyin en verimli tarlaları bile geleneksel sabanın ancak güçlükle işleyebileceği sert ve yoğun topraklı bataklıklardı. Bu toprakların verimli tarım alanları haline getirilebilmesi yeni bir tarım aracına gerek gösteriyordu. Bu araç tekerlekli, bıçaklı ağır sabandı. Bu saban, muhtemelen M. S. 6. yüzyılda Slavlar tarafından kullanılmaya başlanmıştı. Daha sonra Kuzey Fransa’da, İtalya’nın Po Vadisi’nde ve İngiltere’de yaygınlaştığı ve 10. yüzyıla gelmeden Kuzey Avrupa’nın ormanlık bölgelerinde genel bir uygulama haline geldiği tahmin edilmektedir. Bıçaklı ağır saban, hafif sabana göre daha fazla sürtünmeye yol açtığından çekilmek için çoğunlukla sekiz öküze gerek gösteriyordu. Ancak, çok az çiftçi bu sayıda öküze sahip bulunuyordu. Bu yüzden birkaç çiftçinin öküzlerini bir araya getirerek bir sürüm ekibi oluşturmaları gerekiyordu.

Kuzey Avrupa’da kullanılan ağır sabanın Anadolu’nun kıraç topraklarında kullanılması uygun mudur?
Öte yandan geleneksel hafif saban çapraz sürümü gerektirdiğinden tarlalar genellikle kare şeklinde oluyordu. Ağır sabanda ise manevra kabiliyetinin sınırlı olması yüzünden tarlaların uzun çizgiler halinde sürülmesi en etkin sürüm şekliydi.

Ortaçağ Kuzey Avrupa tarımının bir başka özelliği, bölgeler arasında ihtisaslaşma olmadığı için hububat tarımı ile hayvancılığın aynı malikane içinde bir arada yürütülmesiydi. Çünkü hayvanların beslenmesi için hububat tarımı, hububat tarımı için hayvanlar gerekliydi. Bu iki üretim için aynı topraklardan yararlanma zorunluluğu, toprakların büyük blok tarlalar halinde düzenlenmesini gerektiriyordu. Bu büyük tarlalardan nadasa bırakılan kısımların etrafı, hayvanların serbestçe otlamaları ve gübrelerini bu topraklara bırakmaları için hiçbir şekilde çitlenmiyordu. Ekim yapılan kısımlar ise hayvanlara karşı korunmak üzere çitleniyor, ancak tarla içinde her bir çizgi lordun ya da köylülerin paylarını oluşturuyor ve sahipleri farklı bu çizgiler arasında ferdi mülkiyetin sınırlarını gösteren herhangi bir engel bulunmuyordu. Bu yüzden açık tarla sistemi denilen bu uygulama, başlangıçta yalnızca yeni açılan topraklarda benimsenebildi.
Tarlaların böyle büyük parçalar halinde düzenlenmesi hem ekilen toprakların çitleme masraflarında, hem de hayvan otlatmasında ölçek ekonomisinden yararlanmaya imkan veriyordu. Tarlaların alanı genişledikçe ekili tarlalarda çitlenmesi gereken çevrenin uzunluğu daha düşük oranda artacağı için dönüm başına çitleme masrafları; nadas topraklarda yapılan hayvan otlatmasında ise sürü büyüdüğü için hayvan başına düşen gözetim maliyeti azalıyordu.

Açık tarla sisteminde lord ve köylülerin paylarını oluşturan çizgiler, tarlalar arasında dağılmış bir halde bulunuyordu. Her bir köylünün işletmesi muhtemelen 25 ya da daha fazla çizgiden meydana geliyordu. Böyle bir uygulamanın nedenleri konusunda yapılan açıklamalar iki grupta toplanabilir. Birinci grup açıklamalara göre bu uygulama:
- Tek bir merkezi tarlada üretim yapmanın riskini önlemeyi amaçlayan bir sigorta sistemiydi.
- Köy topluluğunun her üyesine kalitesi ve yerleşim yerine uzaklığı farklı topraklardan eşit pay verme düşüncesinin bir sonucuydu.
İkinci grup açıklamalar ise, köylü ile lord arasındaki istismar ilişkisini esas almaktadır. Dağılmış çizgi şeklindeki tarla uygulamasının ortaya çıkışı lordun, bir yandan tembelliği önlemek için köylüleri gözetleme ve denetleme; öte yandan da köylü işletmelerini geçimlik seviyeye göre ayarlayarak kendine ayırdığı bölümün büyüklüğünü ve dolayısıyla gelirini en yüksek düzeye çıkarma çabalarının bir sonucuydu.

Bıçaklı ağır sabanın kullanılması ile açık tarla sistemi arasında bir ilişki kurabilir misiniz?
İkili ve Üçlü Tarla Rotasyonu
Tarım yapılan toprakların iki kısma ayrıldığı malikanelerde, tarlaların bir bölümüne kış ekimi yapılıyor, diğer bölümü ise, üretkenliğini yeniden kazanabilmesi için boş bırakılıyor, yani nadasa ayrılıyordu. Ertesi yıl nadasa ayrılan tarlada ekim yapılıyor, ekilen kısım ise nadasa bırakılıyordu. İkili tarla rotasyonu denilen bu uygulama, Şarlman döneminden itibaren Sen ve Ren Nehirleri arasındaki verimli topraklarda yerini üçlü tarla rotasyonu denilen yeni bir sisteme bıraktı. Bu sistemde ise tarlalar üç ana kısma ayrılıyordu. Bir bölümü genellikle buğday, arpa ve çavdar tarımı yapılan kış ekimine tahsis ediliyordu. İlkbaharda ekilen bölümde ise, büyük ölçüde yulaf ve baklagiller yetiştiriliyordu. Üçüncü kısım ise, nadasa bırakılıyordu. Ertesi yıl nadasa ayrılan toprağa kış ekimi, kış ekimi yapılan bölüme ilkbahar ekimi yapılıyor, bir bölüm ise yine nadasa ayrılıyordu. Böylece her üç yılda bir başa dönülmüş oluyordu.

Ortaklaşa Tarım
Ortaçağ tarımının nihai bir özelliği de tüm tarımsal faaliyetin köy topluluğu tarafından sıkı bir şekilde kontrolünü ve ortaklaşa olarak yürütülmesini gerekli kılmasıydı. Sürüm, ekim, biçme ve harman zamanı her topluluk tarafından geleneklere, iklim şartlarına ve diğer faktörlere bağlı olarak düzenleniyordu. Tek tip ürün tarımının yapılması zorunluydu. Çünkü ürün kaldırıldıktan sonra aynı günde hayvanların tarlalara salınması gerekiyordu. Eğer bir köylü, komşularından daha geç kaldırılacak bir ürün ekseydi ürününü aç hayvanlara karşı koruması imkansızdı; eğer daha önce kaldırılması gereken bir ürün ekseydi, bu kez de komşularının tarlasını çiğnemeden kendi ürününü kaldırması mümkün değildi. Sistem herhangi bir yeniliğe kapalıydı. İnsanlar gelenek neyi gerektiriyorsa onu yapmak, ürünün ekiminde ve kaldırılmasında ortaklaşa hareket etmek ve herhangi bir değişikliğe kalkışmamak zorundaydılar.
Çayır, Korular ve Yerleşim Yeri
Çayır da köy ekonomisi için en azından tarlalar kadar önemliydi. Çünkü çiftçiliğin ayrılmaz bir parçası olan koşum hayvanlarının kış boyunca beslenmesi için gerekli ot çayırlardan sağlanıyordu. Bu yüzden çayırlar, birçok malikanede tarlalardan daha kıymetliydi.
Korular ise, malikanenin çeşitli hayvanlarının yazın otlamasını sağlıyordu. Korulardan aynı zamanda yakacak odun ve inşaat kerestesi elde ediliyordu. Çayırlar, korular ve ormanlardan köylü ortaklaşa olarak yararlanıyordu. Malikanenin dördüncü kısmı ise yerleşim merkeziydi. Yerleşim yeri tarlaların ortasında, su kaynağına yakın bir yerde ve köyü dış dünyaya bağlayan bir yolun üzerinde bulunuyordu. Ortaçağ köylülerinin evleri oldukça mütevazı olup, toprak zeminli ve saman tavanlı bir odadan meydana geliyordu. Her evin etrafında sebze ve meyve yetiştirilen bir küçük bahçesi bulunuyordu.
Malikanede Sosyal Yapı
Ortaçağda toprak üzerinde yaşayan insanlar arasında karışık bir sosyal ve hukuki farklılaşma vardı. Temel farklılık, toprağı işleyen insanlarla statüleri dolayısıyla çeşitli gelirlere hak kazanan lordlar arasındaydı. Aristokrat sınıfın bir üyesi olan lordun tek veya birçok malikanesi olabilirdi. Bazı hallerde tek bir tarımsal birliğin, iki veya daha çok sayıda lord arasında bölünmesi de söz konusuydu. Feodal kurumlar kuvvetlendikçe bu tip uygulamalar az rastlanır hale geldi.
Bu yapının alt tabakasını ise, korunma ve adalet karşılığında mal ve hizmet üreten kölelerle, serfler ve hür köylüler meydana getiriyordu. Bir ölçüde Ortaçağ’da da kölelik varlığını devam ettirmişti. Ancak Ortaçağ malikanesinde tipik işgücü organizasyonu, serfler ve sınırlı ölçüde de hür köylüler üzerine bina edilmişti. Malikanenin bu alt tabakasını meydana getiren kesimin statüleri, malikane lorduna karşı yükümlülüklerine göre belirlenmekteydi. Bu yükümlülüklerin genel bir tasnifini vermek zordur. Çünkü her malikanenin geleneğine göre farklılık gösteriyordu.
Hiç şüphesiz bu yükümlülüklerin en önemlisi angarya idi. Ortaçağ başlarında malikane lordunun ekili alanın bir bölümünün ürününü kendisine ayırması en tabii hakkı idi. Lordun doğrudan yararlandığı bu topraklara rezerv (demesne) deniyordu. Bu toprak ayrı bir yerde etrafı çitlenmiş halde toplu olarak bulunabileceği gibi açık tarla sisteminde köylülerin toprakları arasında dağılmış bir şekilde de olabiliyordu. Rezervin alanı tarım yapılan malikane topraklarının üçte biri ile dörtte biri arasında değişmekteydi. Lorda ait bu toprakların işlenmesi için gerekli işgücü, köylüler tarafından lorda karşı yükümlülüklerinin bir parçası olarak angarya şeklinde karşılanıyordu. Bir bütün işletmeye sahip olan her köylü (villein) rezervde genellikle haftada üç gün çalışmak ve bu iş için gerekli saban, öküz ve aletlerden kendi payına düşeni getirmek zorundaydı. Yarım işletmeye sahip olan köylünün (cottar) ise daha az angarya yükümlülüğü vardı. Tarımsal işgücü ihtiyacının doruk noktasına ulaştığı zamanlarda, hür köylü bile işgücü sağlamak zorundaydı. Lordun menfaatlerini gözetme ve köylülerin angarya hizmetlerini düzenleme işi lord tarafından tayin edilen kahyalarca yürütülüyordu.
Malikanede doğrudan lorda ait topraklarda işgücünün angarya şeklinde sağlanması, pazarın yokluğunun ya da sınırlılığının zorunlu kıldığı bir çözümdü. Lordun tüketmek istediği mallar demetini, organize bir pazar aracılığıyla elde etmesi güçtü. Böyle bir durumda işgücünün tahsisi yoluyla bu mallar daha düşük maliyetlerle sağlanabilirdi. Yani lord için kendisine borçlu durumda olan işgücünü, arzuladığı malların üretimiyle görevlendirmek, köylülerle her defasında pazarlığa oturmaktan daha kolaydı. Özetle pazar imkanlarının sınırlılığı, Ortaçağ malikanesinde angaryayı işgücü organizasyonunun en etkin şekli haline getirmişti.
Serf köylülerin angarya dışında lorda karşı başka yükümlülükleri de vardı. Kümes hayvanı ve yumurta verme, bazı özel ödemeler yapma bu yükümlülükler arasındaydı. Mesela kızının evlenmesi halinde köylü, lorda bir ödemede bulunuyordu. Özellikle bir diğer ağır yük, serf öldüğü zaman en iyi hayvanının lord tarafından mirastan pay olarak alınmasıydı. Serf aynı zamanda toprağa bağlıydı. Lordun izni olmadan bu toprakları terk edemezdi. Kaçan bir serf bulunduğu yerden zorla geri getirilebilirdi. Serf yine kendi malikanesinden bir serfle evlenebilirdi. Hür bir kadınla ya da başka malikaneye mensup biriyle evlenmesi lordun iznine bağlıydı. Serf ürününü lordun değirmeninde öğütürdü. Aynı şekilde lordun fırını ve üzüm cenderesi de monopol niteliğindeydi. Serf, ayrıca malikane ekonomisinin gerek gösterdiği posta hizmetleri gibi bazı küçük görevleri de yerine getirirdi.
Serf köylü bu yükümlülüklerine karşılık, kendisine ait küçük işletmesinden (mansus) elde ettiği ürüne sahip olabilirdi ve ölümü halinde bu işletme parçalanmaksızın bir bütün olarak çocuklarına geçerdi. Lordun malikanedeki köylülerle ilişkisi, bir toprak sahibi ile köylü arasındaki ilişkiden farklı bir nitelik taşıyordu. Çünkü lord aynı zamanda onların siyasi yöneticisi ve dış tehlikelere karşı koruyucuydu. Lord malikanedeki anlaşmazlıkları ve davaları görerek karara bağlayan ve cezaları tespit eden bir mahkeme toplardı. Para ya da ürün şeklinde verilen cezalar lorda ödenirdi. Lordun ya da kahyasının başkanlık ettiği malikane mahkemesinin verdiği kararlara karşı itiraz edilemezdi. Bu kararlar yazısız birer yasa niteliğinde olan malikane geleneklerine göre alınırdı.
Ortaçağ malikanesindeki serf köylü ile lord arasındaki bu ilişkilerin niteliği önemli tartışmalara yol açmıştır. Serfliğin bir kurum olarak sözleşme niteliği taşıdığı iddia edilmiştir. Buna göre serf-lord ilişkisi, ayni ve nakdi ödemeler ve bazı şahsi hizmetler karşılığında korunma ve adaletin sağlandığı eşit taraflı bir ticaret olarak düşünülebilir.
Ancak bu yaklaşım, önemli itirazlara neden olmuştur. Bir kere sözleşme gibi modern bir kavramın serf-lord ilişkilerine uygulanmasının yanıltıcı olacağı belirtilmiştir. Çünkü serf, lorda bağımlıydı ve onun hareketleri statüsü ile sıkı bir şekilde sınırlandırılmıştı. Gönüllü bir anlaşma söz konusu değildi. Bu çerçeve içinde savaşçı bir sınıf olarak lordları köylüden gelir sızdıran bugünün mafyası benzeri bir örgüt olarak görmek daha uygun olurdu. Öte yandan varlığı ileri sürülen bu serflord sözleşmesi nasıl uygulanacaktı. Çünkü bu sözleşmeyi adil olarak uygulayacak bir üçüncü taraf mevcut değildi. Malikane mahkemesine lordun kendisi ya da temsilcisi başkanlık ediyor ve kararlar yazılı olmayan malikane geleneğine göre alınıyordu. Yani sözleşmeyle ilgili konularda lord, karar veren taraf durumundaydı. Böyle bir sistem lordun serfi istismarına son derece elverişliydi.
Ancak, serf-lord ilişkilerini bir sözleşme çerçevesinde düşünen görüşü tamamıyla reddetmek de mümkün değildir. Çünkü uygulamada lordun gücünü sınırlayan bir unsur vardı. Bu unsur emeğin kıt bir üretim faktörü olmasıydı. Ortaçağda lordlar arasında serfler için sürekli bir rekabet bulunuyordu. Baskı yüzünden malikanesinden kaçan bir serfi yakalayarak geri getirmek nadiren mümkün oluyordu. Bu nedenle lord, malikane geleneklerinin belirlediği sözleşme esaslarını çiğnemekten kaçınmak ve belirli sınırlar içinde kalmak zorundaydı. Aksi takdirde serfler malikaneden kaçarak sözleşmeyi bozabilirlerdi.

Bir serf, modern bir çiftlik işçisinden ne derece farklıdır?
Ticaret
Roma İmparatorluğu’nun son dönemlerinde Doğu ile büyüyen ticaret dengesizliği, önemli bir ekonomik problem teşkil ediyordu. Ekonomik açıdan daha ileri olan ve Batı’nın talep ettiği ipek, baharat, mücevher ve hububatı sağlayan Doğu’ya karşı Batı’nın köle dışında satabileceği önemli bir malı yoktu. Bu yüzden ithalatını altınla karşılamak zorundaydı. Sonuç, altın rezervlerinin Doğu’da birikmesi ve Batı’nın ithalatını ödeyemez duruma gelmesiydi. Buna ek olarak 476′da barbar krallıklarının kurulmasıyla Akdeniz bölgesinin siyasi birliği kaybolunca, bir kısım iktisat tarihçileri 5. yüzyılda Akdeniz’in iki ucundaki büyük ticaretin sona erdiği kanaatine vardı.
Bu görüşe iki bilim adamı -Alfons Dopsch ve Henri Pirenne- itiraz ettiler. Dopsch, Cermen istilacıların barbar oldukları görüşüne karşı çıktı ve onların bir zamanlar sanıldığından daha medeni olduklarını ileri sürdü. Bu yüzden ne mevcut yönetimi, ne de imparatorluğun ticaretini kesintiye uğratmışlardı. Barbar krallıklar, Romalıların ticari hayatını bir miras olarak korumuşlardı.
Pirenne de Cermen halklarının Roma İmparatorluğu’nun son dönemindeki ticareti sürdürdükleri görüşünü kabul etti. Doğu ile ticari bağların bu dönemde de devam ettiğini belirtti. Fransa’da Suriyeli ve Yahudi tüccarların varlığına dikkat çekerek, Marsilya’nın 6. yüzyılın sonunda hâlâ Batı Avrupa’ya Doğu Akdeniz mallarını arz eden büyük bir ticaret merkezi olduğunu ileri sürdü. Pirenne’in bu tezinin ana kanıtlarından biri Avrupa’ya hâlâ Mısır’da yapılan papirüsün ithal edilebilmesiydi. Pirenne’in Doğu ile Batı Akdeniz arasındaki ticaretin devamlılığına dair bir diğer dayanağı Frank krallarının para sisteminin, Roma ve Bizans para sisteminin aynı olmasıydı. Nitekim altın paraları solidus, gümüş paraları ise denarius’du. Tüccarlar, Avrupa’ya Doğu Akdeniz mallarını getirdiler ve bunlara karşılık Cermen kabilelerinin kendi içlerindeki ve Slavlarla savaşlarının bir sonucu olarak bol miktarda bulunan köleleri götürdüler.
Altıncı yüzyıldan itibaren Bizans tüccarları, İran savaşları nedeniyle Doğu ile ticaretlerini sürdürmekte karşılaştıkları güçlükler yüzünden dikkatlerini daha çok Batı’ya çevirdiler. Aynı zamanda Bizans’ın Kuzey Afrika’yı, İtalya’nın büyük bir kısmını ve İspanya’nın bir bölümünü ele geçirmesi Akdeniz’de seyahatin yeniden güvenlik kazanmasına yol açtı. Bu nedenlerle 570′lerden sonra Akdeniz bölgesinde ticaret 8. yüzyılın başlarına kadar genişleyerek devam etti.
Pirenne’in iddiası, Akdeniz ticaretinin 5. yüzyıldaki Cermen istilaları yüzünden değil de 7. yüzyılın sonlarındaki Müslüman fetihlerinden dolayı kesildiğidir. Pirenne’e göre, Karolenjler döneminde Avrupa ekonomisinin gerileyişinin nedeni buydu. Sekizinci yüzyılın başlarında bir durgunluk başlamıştı. Bu ekonomik durgunluğun sonucu olarak üretim malikanelerde toplanmış, doğal bir ekonomiye dönülmüştü. Bunun bir açıklaması Müslümanların 641′de Mısır’ı ele geçirmelerinden sonra, Bizans’a Habeşistan’dan altın akımının kesilmesiydi. Artık Bizans’tan da Batı’ya altın gelmiyordu. Bizans tüccarları Batı ile olan ticaretlerinde karşılaştıkları kaybı, Ukrayna’ya dönerek kapatmaya çalıştılar. Akdeniz ticaretinin kaybolması üzerine Karolenjler de kuzeye döndü. Para olarak gümüş altının yerini almıştı. Pirenne’e göre altın paranın kaybolması ticaretin yokluğunun bir işaretiydi.
Pirenne’in tezine pek çok itirazlar yapıldı. Robert S. Lopez, Müslüman ilerlemesinin kültürel olarak Cermen istilalarından daha etkili olduğunu kabul etmekle birlikte ekonomik konularda farklı açıklamalarda bulundu. Ona göre Akdeniz’in Müslümanlar tarafından kontrol edilmesiyle aynı zamana rastladığı ileri sürülen Batı Avrupa’daki pek çok yokluk, Arap fetihleriyle ilgili değildi. Nitekim Fransa’da altın para darbı, 8. yüzyılın ikinci yarısına kadar devam etmişti. Ayrıca 9. ve 10. yüzyıllar boyunca Doğu’nun lüks dokuma mamullerinde Akdeniz ticaretinin devam ettiğine dair kanıtlar bulunmaktaydı. Sonuç olarak Lopez’e göre, Müslümanların ilerlemesiyle Akdeniz ticaretinin kesilmesi şeklinde derhal etkisini gösteren bir sonucun ortaya çıktığını söylemek doğru değildir. Bu kopuş elli yıl kadar sonra oldu ve sebebi de Bizans ile İslam imparatorluğu arasındaki düşmanlıktı. Bu düşmanlığın sonucu olarak Müslümanların egemen olduğu bölgelerde ve genel olarak Akdeniz’de Bizans altın parasının dolaşımı kesilmişti.
Ancak F. Vercauteren, Pirenne’in bütün bu açıklamalarının bir tarafa atılamayacağını belirtmektedir. Ona göre ticaret, 4. yüzyılın başından 9. yüzyılın sonuna kadar dalgalanma göstermiştir. Akdeniz’de ticaret, 4. yüzyılda ve 5. yüzyılda azalmış, 6. yüzyılda ve 7. yüzyılın başında canlanmış, 7. yüzyılın sonunda ve 8. yüzyılın başında yine azalmış ve 9. yüzyıl boyunca da muhtemelen bu düşük seviyesinde kalmıştır. Cermen istilaları da Müslümanların ilerlemesi de ticaretin tamamen son bulmasına neden olmamıştır. Çünkü her ticari gerilemenin yol açtığı kayıplar, başka ticari bağların gelişmesiyle giderilmiştir. Özellikle Kuzey Avrupa’da ticaret 6. yüzyılda, 8. yüzyılın sonunda ve 9. yüzyılda canlanmıştır. Bu canlanma Vikinglerin, Rusya kanalıyla İskandinavya ile İstanbul arasında kurdukları ticari bağlardan kaynaklanıyordu.
Özet olarak, Karolenjler döneminde barbar krallıkları döneminde olduğundan daha şiddetli bir ticari depresyon yaşandığı tezi bugün kabul edilmemektedir. Ancak dönem boyunca Batı ve Doğu Avrupa ile Uzakdoğu arasındaki ticari mübadelenin Batı’da alım gücünü sağlayan altının azalması sonucu gerilediği bir gerçektir. Fakat bu değişmenin çapı tartışmalıdır. Batı’da, Doğu malları için mevcut efektif talep karşılanmış olmakla birlikte, imparatorluk Roma’sının 250′lerdeki zengin ticaretinin Ortaçağın ilk yarısında kaybolduğu da bir gerçektir.

Sizce İslam’ın yayılmasının, Akdeniz’in batısı ile doğusu arasındaki ticarette kesintiye yol açtığı tezi hangi bakış açısının ürünü olabilir?
Şehirler
Ticaret gibi şehir hayati da Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılışını takip eden yüzyıllarda küçüldü; fakat, sönük bir şekilde de olsa ayakta kaldı. Şehirlere 5. yüzyılın istilacıları çok zarar verdi: Çoğu yakıldı, bir kısmı yıkıldı ve harabe haline geldi. Yine de pek az Roma şehri tamamıyla tahrip oldu ve bir yerleşim yeri olma özelliğini kaybetti ya da bir köy haline geldi. Pek çok şehir ise ya kesintisiz şekilde devam etti ya da kısa bir kesintiden sonra yeniden şehir haline geldi. Bu dönemde şehirlerde devamlılığı sağlayan unsur, surları ve Hıristiyan kilisesinin kurumlarıydı. Roma şehirlerinin sağlam surları dışında pek az şey istilacıları derinden etkiledi. Onlar hemen hemen yıkılmaz nitelikteydi ve istilacılara karşı tek güvenlik kaynağıydı. Batı Roma İmparatorluğu’nun pek çok şehrinin surları Ortaçağ boyunca ayakta kaldı. Bu duvarlar, arkalarındaki insanlara güvenlik sağladı. Tüccar, mallarını depolayabileceği ve güvenlik içinde satışa arz edebileceği bir ortam olarak ondan yararlandı. Şehir hayatında devamlılığı sağlayan ikinci önemli unsur kilisenin müesseseleriydi. Hıristiyanlık bir şehirli diniydi ve onun organizasyonu devletinkine benziyordu. Katedraller pazar yerine yakın bir yerde bulunuyor ve pazar yeri için bir güvenlik ve barış garantisi sağlayarak tüccarı çevresine çekiyordu. Altıncı ve yedinci yüzyıllarda keşişlik Batı Avrupa’da yaygınlaştı. Manastırlar, bir şehrin duvarlarının dışında, fakat yakınında ikinci bir yerleşim bölgesinde yarı şehirli bir topluluk oluşturuyordu. Bunların kuruluşu yeni tüccar, seyyah ve göçmen gruplarını buralara çekiyordu. Manastırlar aynı zamanda hububat, şarap, hayvan ürünleri ve dokuma mamulleri üreten ve fazlalarını pazarlarda satan önemli üretim bölgeleriydi.
Avrupa şehirlerinin başlangıçlarını inceleyen Edith Ennen, üç farklı bölge tespit etmiştir:
- Birincisi Akdeniz bölgesiydi. Burada şehir hayatında bir kesinti söz konusu değildi. Ancak nispi bir daralma vardı.
- İkinci alan İngiltere, Fransa, Belçika, İspanya’nın bir bölümü ile Tuna ve Balkan bölgeleriydi. Bu bölgede bazı şehirler Ortaçağ’a girerken kayboldu; pek çoğu ise devam etti. Fakat hepsinde de Romalılardan kalma yönetim şekilleri son buldu. Devamlılığı sağlayan çoğu zaman kilisenin kurumlarıydı.
Ancak yeni ihtiyaçlar yeni yerleşim şekilleri ortaya çıkarmıştı. Bunlar tüccar şehirleriydi.
- Üçüncüsü ise eski Roma İmparatorluğu’nun sınırları dışında kalan bölgeydi. Burada Roma şehir geleneğinin hiçbir önemi yoktu. Güvenlik sağlayan kaleler, az sayıdaki nüfusuyla şehirlerin temelini oluşturuyordu. Fakat burada da tüccar yerleşmelerinin çekirdeklerine rastlanıyordu.

Sizce, bu dönemdeki şehirler ile modern şehir kavramı arasındaki en önemli fark nedir?
Sanayi
Ortaçağ’ın ilk yarısında sınai mamul mal üretimi sınırlıydı. Mahalli kendi kendine yeterliliğin geçerli olduğu bu dönemde, pazarlar ve ticaret tamamen kaybolmasa da değişimi yapılan mallar oldukça değerli mallardı. Günlük kullanılan basit ve bayağı malların ticareti ise son derece sınırlıydı. Haneler ve köy toplulukları kendi kullandıkları araçları, dokuma ürünlerini, silahları ve gerek duydukları diğer sınai malları kendileri üretiyorlardı.
Batı’da Roma hakimiyetinin sona ermesinden çok daha önce büyük tarım işletmelerinde kendi atölyelerini kurma eğilimi başlamıştı. Bu dönemde uzak mesafeli ticaret pek çok şekilde sınırlanmıştı. Düşük değerli malların kazancı, uzak mesafelere taşımanın yüklediği maliyet ve riski karşılamıyordu. Bu yüzden bölgeler basit ve ucuz mallarda kendi kendine yeterli bir durumdaydı. Ortaçağ’da bu mahalli kendi kendine yeterlilik, malikane sınırları içinde benzer bir otonomiye yerini bıraktı. Feodal olarak kontrol edilen her bölgede, malikane içinde üretilemeyen bazı lüks mallar dışında yiyecek ve mamul mallarda kendi kendine yeterli olma eğilimi çok fazlaydı. Malikaneler aynı zamanda birer sınai üretim merkezi durumundaydı. Kumaş, kereste, tuz, demir araçlar büyük ölçüde serfler tarafından üretiliyordu. Köylüler ürettikleri bu malların bir kısmını vergi olarak lorda veriyordu. Bazı malikanelerde iplik eğiren ve kumaş dokuyan kadınların çalıştığı atölyeler bile bulunuyordu.
İlgili Yazılar:
- Erken Ortaçağ’da Avrupa – Özet
- 03. Erken Ortaçağ’da Avrupa
- Ortaçağ Avrupa’sında Para Alanındaki Gelişmeler
- Ortaçağ Avrupa’sında Şehirlerin Doğuşu ve Büyümesi
- Erken Ortaçağ’da Avrupa – Sıra Sizde Cevap Anahtarı
- Erken Ortaçağ’da Avrupa – Test Soruları
- Ortaçağ Avrupa’sında Tarım
- Avrupa’da Siyasi İstikrarın Sağlanması
- Ortaçağ Avrupası: İleri Ortaçağ – Test Soruları
- Ortaçağ Avrupa’sında Ticaretin Büyümesi ve Çeşitlenmesi




