Ceza Hukuku - Ahlak İlişkisi
Çok yaygın bir anlayış, ceza hukuku ile ahlâk arasında çözülemez bir bağın bulunduğunu savunmaktadır. Bu anlayış, hukukun genel olarak ahlâk alanında faaliyette bulunduğu ve hukuk ile ahlâkın esasının aynı olduğu varsayımından hareketle, suçun daima ahlâka aykırı bir davranış olduğunu kabul etmektedir.
Böyle düşünenlerden bazılarına göre, sosyal bir olgu olarak nazara alınan ceza hukuku, belirli bir tarihi dönemde güvenli ve uygar şekilde bir birliktelik için gerekli ve yeterli kabul edilen minimum ahlâkiliğe uyulmasını sağlamaya yönelik olan ve ceza müeyyidesi altına alınmış bulunan davranış kurallarının bütünüdür.
Bu konuda daha da ileri giden bir diğer anlayışa göre, hukuk bir normda statik hale getirilmiş ahlâktır. Bu itibarla hukuk ile ahlâk arasındaki fark, mahiyet veya nitelik farkı değil, derece farkıdır. Hukukun temelinde yatan etiği nazara almamak, onu anlamayı reddetmek anlamına gelir. Bu durum, özellikle hukukun etik gövdeden doğrudan filizlenen bir kolu olan ceza hukuku yönünden kendini gösterir. Nitekim suç ve ceza, etik bir kurum olarak anlaşılmadan, hukukî bir kurum olarak anlaşılamaz. Her hukukî ihlâl öncelikle ahlâki bir ihlâldir. Ceza hukuku ile etik arasındaki ilişki, ceza hukukunun etik dışında yaratılmasını, uygulanmasını ve anlaşılmasını imkansız kılacak derecede sıkı bir ilişkidir.
Belirtmek gerekir ki, ahlâk biliminin ortak esasları ile tam ve açık bir şekilde çatışan bir ceza hukukunun etkili olamayacağı kuşkusuzdur. Zira böyle bir ceza hukuku, ortak hayat yönünden kendisine uyulması gerektiği şeklindeki ortak inancın desteğinden yoksun olacaktır. Ancak bu, yukarıda belirtilen ve ceza hukukunun ortak hayat için gerekli ve yeterli olan minimum etiği koruduğu veya tarihi döneminin kristalize olmuş ahlâkı olduğu için, her suçun daima ve aynı zamanda gayri ahlâki bir davranış olduğu şeklindeki anlayışları paylaşmayı gerektirmez.
Etik-tabiatçı anlamda suçluluk ile yasal suçluluk her zaman örtüşmemektedir. Ceza kanunları tarafından suç olarak yasaklanan fiillerin, genellikle, etik kuralları ile de çatıştığı inkâr edilemez. Halkın vicdanı, suçların çoğunluğunu, özellikle ağır olanlarını gayri ahlâki fiiller olarak kabul etmektedir. Ancak pozitif hukuk normlarının bütünü tarafsız bir şekilde değerlendirildiğinde, suçun daima gayri ahlâki bir fiil olmadığı, bir başka deyişle etik postulatlarla çatışmayan fiillerin dahi cezalandırıldığı kolayca görülür.
Gayri ahlâkiliği son derece tartışmalı olan taksirli suçlar bir yana, geniş bir kategori oluşturan ve esas itibariyle kamu hizmetlerini düzenlemek veya ortak hayatın gelişmesini sağlamak amacıyla konulan normların ihlâllerinden ibaret bulunan suçların göz önüne alınması halinde yukarıdaki ifadenin doğruluğu kolayca anlaşılır. Nitekim 1926 tarihli Ceza Kanununa göre kabahat sayılan suçların büyük çoğunluğu ahlâkı ilgilendirmemekteydi. Politik suçlarda da durum pek farklı değildir.
Kanun, “önemli olan devletin esenliğidir” prensibinden hareketle gayri ahlâki olarak değerlendirilemeyen fiilleri dahi suç haline getirmiştir. Örneğin, yabancının kendi ülkesi lehine casusluk yapması fiilinde olduğu gibi. Öte yandan politik suçlar konusunda ortak bir özün yanı sıra, genişliği kanun koyucunun değişen tercihlerine bağlı olarak değişen bir alanın varlığı kuşkusuzdur. Nitekim bu suçların pek çoğu, münhasıran devleti yöneten grubun veya grupların özel politik, sosyal eğilimlerinden kaynaklanmaktadır; dolayısıyla sadece belli gruplar yönünden kınanabilirdirler.
Ancak belirtmek gerekir ki, ceza hukuku, sadece pratik elverişlilik prensiplerinden kaynaklanan ve yukarıda belirtildiği üzere ahlâki açıdan önem ifade etmeyen suçları öngördüğünde değil, totaliter devletlerde olduğu gibi, aslında etik yönden dokunulmaz kabul edilen özgürlüklerin kullanılmasından ibaret bulunan davranışları suç haline getirdiğinde (örneğin, düşünce açıklaması niteliğindeki davranışları suç haline getirdiğinde) de ahlâktan uzaklaşır. Çünkü bu tür fiillerin işlenmesi değil, suç haline getirilmesi gayri ahlâkidir.
Aynı şekilde ceza hukuku, cezalandırılması gereken davranışları cezalandırmadığında, örneğin ayrıcalıkçı ceza sisteminde olduğu gibi hakim durumda olan elitin etik-tabiatçı anlamda suçluluğu veya baskıcı ceza sisteminde olduğu gibi devlet suçluluğu yönünden fiili veya hukukî muafiyet alanları yarattığında da ahlâktan uzaklaşır.
Birinci suçlulukla ilgili olarak modern suç sosyolojisi beyaz yakalıların cürümleri adı verilen bir suç kategorisini ortaya koymuştur. İkinci tip suçlulukla ilgili olarak ise, insanlık yasama, yürütme ve yargı görevini yerine getirme şeklindeki biçimsel kalkanın arkasına sığınarak işlenen “politik baskı cürümleri” ile daima karşı karşıya kalmıştır. Totaliter sistemlerde kişilerin suçluluk oranındaki düşüklük devlet suçluluğu ile telafi edildiğinden, etik-tabiatçı anlamda tüm suçluluk oranının çoğulcu sistemlerdeki suçluluk oranının altında olduğu söylenemez.

Konular
Giriş

Arşiv
En Beğenilenler
Son Yorumlar
Rastgele Yazılar
Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış.
Yorum yapın