Kayıt Ol  |  Giriş
NotOku'yu +1'le
Açıköğretim fakültesi (AÖF) e-öğrenme eğitim portalı
01.11.2014
Ders: Türk Dili      Ünite 13      22 Mart 2011 Ara     

Anlatı Türü: Gezi Yazıları

Gezi yazılarının özelliği, gözleme dayanan yazılar oldukları için gerçeği yansıtmalarıdır. Gezi yazıları, uzun bir süre, kolayca gezilip görülemeyecek yerleri tanıtma amacıyla yazılmıştır. Afrika, Çin, Hindistan, Kutuplar gibi, herkesin kolayca gidemeyeceği yerlerle ilgili gezi yazıları, büyük bir ilgi görerek okunmuştur.

Gezi yazılarında görülen yerler anlatılırken, yazılı ve sözlü kaynaklardan elde edilen bilgiler de eklenebilir. Ancak önemli olan, bilgilerin sağlam gözlemlere dayanmasıdır. Gezi yazılarının etkili olabilmesi için, bazı özellikler taşıması gerekir:
- Okuyucunun ilgisini çekebilecek görünüm ve olaylar yansıtılmalıdır.
- Gezilen yerler, yüzeyden bir betimlemeyle değil, özüne inilerek anlatılmalıdır. Yazar, gezdiği yerleri, insanları iç dünyalarını yansıtarak okuyucunun gözü önünde canlandırabileceği bir biçimde anlatmalıdır.
- Yalın bir dil, renkli ve sürükleyici bir anlatım kullanılmalıdır.

Gezi yazıları, günü gününe tutulan notlara dayanarak, mektup biçiminde ya da gezilip görülen yerleri derinlemesine tanıtmayı amaçlayan yazılar biçiminde yazılabilir.

Türkçe yazılan ilk gezi kitabı olarak, Seydi Ali Reis’in Miratü’l-Memalik’ini görüyoruz. Onu Katip Çelebi’nin Cihannüma’sı, Evliya Çelebi’nin Tarih-i Seyyah’ı, Yirmi Sekiz Çelebi Mehmet Efendi’nin Fransa Sefaretnamesi izler. Tanzimat’tan sonra gelişen bu türde günümüze değin pek çok yapıt verilmiştir. Cenap Şahabettin’den başlayarak, bu türde yapıtları olan yazarlar arasında, Ahmet Haşim, Ahmet Rasim, Bedii Faik, Falih Rıfkı Atay, Yılmaz Çetiner, Burhan Arpad, Reşat Nuri Güntekin, Ahmet Hamdi Tanpınar, Sadri Ertem, Hasan Ali Yücel, Tahir Kutsi Makal, Fikret Otyam, Mina Urgan adları sayılabilir.

Gezi Yazısı Örneği:

TAC MAHAL’İN ARDINDAKİ ÇİFTE AŞK ÖYKÜSÜ

“İnsanları ikiye ayırmalı: Tac Mahal’i görenler ve görmeyenler:”

Edward Lear

Hindistan’ın Agra kentinde, dünyanın en mükemmel hayalet şehri olarak tanımlanan Fatehpur’un içindeki sarayları gezerken tarihin en ilginç aşk öykülerinden birinin yaşandığı yerlerde dolaşmakta olduğumun farkında değildim. Ne zaman ki, otobüsümüzle Jaypur’un Agra’ya giderken, yol üstünde verdiğimiz moladaki kitapçı dükkanında bulduğum, iki kadınla ilgili biyografileri alıp okudum, o zaman bu saraylar benim için çok daha başka bir anlam kazandı.

Fatehpur’un içindeki “Rüzgarlı Saray”da yaşamış, belki “Müzisyenler Havuzu”nda ellerini suya daldırmış, belki “Gülsuyu Çeşmesi”nin başında hayallere dalmış, belki de harem anlamına gelen “Zenane Bahçesi”nde gezinmiş bu kadınlar, Hindistan’da 500 yıl hüküm sürmüş olan Moğolların iki imparatoru tarafından büyük bir aşkla sevilmişlerdi. İlginç olan, iki imparatoru böylesine kendilerine aşık eden bu kadınlar aynı aileden olmalarıdır. Mehrünnisa ve Ercüment, İranlı Müslümanlardı. Mehrünnisa, teyze; Ercüment’se onun yeğeniydi. Ve işte öyküleri… 1600’lü yıllarda Mirza Gıyas Bey İran’daki politik çekişmeler nedeniyle ülkesinden kaçmak zorunda kalır. O sırada karısı İsmet hamiledir. Aile Hint-Moğol İmparatorluğu’nun topraklarına sığınır. Ve aynı gece İsmet bir kız doğurur. Adını Mehrünnisa koyarlar.

Gıyas Bey sarayda çalışmaya başlar ve kısa sürede imparatorun danışmanı olur. Bu arada yıllar geçmiş, Mehrünnisa çok güzel bir genç kız olmuştur. Bir gün sarayın bahçesinde gezinirken Cihangir Şah’la karşılaşır. Bu, her ikisi için de ilk bakışta aşktır. Gizli gizli buluşurlar. Tam o sırada ülkenin uzak bir yerinde isyan patlak verir ve Cihangir Şah ordusunun başında isyanı bastırmaya gider. Cihangir’in yokluğunda ailesi Mehrünnisa’yı pek çok isteyeni arasından birini seçerek, evlendirir. Mehrünnisa çok ağlar ama durumu kabullenmekten başka çaresi yoktur. Kocasıyla birlikte Agra dışına gider.

Seferden dönen Şah durumu öğrenince büyük bir üzüntüye kapılır ve bir süre sonra Mehrünnisa’nın kocasını savaşa gönderir. Güzel kadının kocası savaşta ölür. Bunun üzerine sevdiği kadını saraya, yanına alır. Dedikodular almış yürümüştür. Herkes güzel dulun kocasının Cihangir tarafından öldürüldüğüne inanmaktadır. Mehrünnisa kulağına gelen bu sözler nedeniyle tam dört yıl suskun kalır. Sonunda Cihangir sevdiği kadını, kocasının ölümüyle ilgisi olmadığına ikna eder ve evlenirler.

Cihangir ona, dünyanın ışığı anlamına gelen Nurcihan adını verir. O günden sonra Mehrünnisa, Nurcihan Sultan olarak anılır. On altı yıl büyük bir aşkla birbirini severler. Yetenekli ve adil bir imparator olan Cihangir’in en büyük desteği, güzelliğinin yanı sıra akıllı bir kadın olan karısıdır.

Cihangir Şah’ın oğulları içinde yerini almaya en güçlü namzet olan Şah Cihan bir gün sarayın pazar yerinde gezinirken kumaş satan bir genç kız görür ve ona hayran olur. Genç kız Şah Cihan’ı tanımıştır ama onun çapkınlıklarını duyduğu için uzak durur. Şah Cihan kızı izleyerek onun Nurcihan’ın yeğeni Ercüment olduğunu öğrenir.

Cihan uzun süre ısrarla, güzeller güzeli Ercüment’in peşinde dolaşması sonucunda Nurcihan durumu öğrenir. Yeğeniyle üvey oğlu Şah Cihan’ın evlendirilirse, sarayda kendi gücünü artıracağını düşünüp, yeğenini yanına çağırtır. Ercüment’e fikrini sorar oysa Ercüment çoktan Şah Cihan’a tutulmuştur. Nurcihan, yeğeni Ercüment’le, üvey oğlu Şah Cihan’ı muhteşem bir düğünle evlendirir. Ama ne yazık ki bir süre sonra saltanat çatışmaları başlar. Şah Cihan, babasının yaşlandığını, artık kendisinin tahta geçmesi gerektiğini düşünmektedir. Savaşlar başlar. Teyze ve yeğen çok sevdikleri kocalarının yanında, karşı karşıyadırlar artık.

Sonunda iyice yaşlanan ve hastalanan Cihangir, devletinin çıkarlarını düşünerek Şah Cihan’ı yanına çağırtır. Onu bağışladığını söyleyerek, imparatorluğun yönetimini ona devreder, böylece kardeşler arasındaki savaşları da sona erdirmiş olur. Ve kısa süre içinde ölür.

Artık Nurcihan bir kenara çekilmiştir; Şah Cihan’ın Mümtaz Mahal adını verdiği Ercüment’se yeni imparatoriçedir. Şah Cihan’la sevgili karısı Mümtaz Mahal uzun yıllar ülkeyi birlikte yönetirler. Mümtaz Mahal her zaman yanındaki, en güvendiği yardımcısıdır Şah’ın.

1631 yılında Mümtaz Mahal on dördüncü çocuğunu doğururken ölür. Şah Cihan’ın acısı teselli kabul etmez. Sonunda karısı için bir anıt mezar yaptırmaya karar verir. Bu, Tac Mahal’dir.

20.000 işçinin çalışmasına karşın bu başyapıtın tamamlanması yirmi iki yıl sürer. Dantel gibi işlen Miş mermerleri; inci, mercan ve diğer taşlarla renklendirilmiş duvarlarıyla; mehtapta ayrı, alaca karanlıkta ve aydınlıkta ayrı bir güzelliğe sahip olan bu anıt mezar, o gün bugün ölümsüz aşkın simgesi olarak anılır. İşte Tac Mahal’in ardındaki çifte aşk öyküsü…

Ve eğer ben, o gün, o tuzlu kitapçı dükkanına girmeseydim, Tac Mahal’i sadece ve sadece muhteşem bir anıt mezar olarak tanımlamaya devam edecektim.

İpek Ongun

Bir Cevap Yazın

*