Kayıt ol  |  Giriş
NotOku'yu +1'le
Ders: Türk Siyasal Hayatı      Ünite 1      7 Haziran 2009 Ara     

01. Türk Siyasal Hayatına Giriş

İçindekiler

– Giriş
Bağlantı Başvuru Kaynakları

1970’li yılların ortasından beri demokratikleşme, özellikle demokrasiye geçiş ve demokrasinin pekişmesi üzerinde yazılmış eserler, rahatça bir kütüphaneyi doldurabilir. Bu kitap, Türkiye’nin çağdaş demokratikleşme teorilerinin birçoğunu sınayacak ilginç bir örnek olay olduğu hususundaki inancımızdan kaynaklanmıştır. Gerçekten Türkiye, demokrasiye geçişi 1946-1950 döneminde yaşamış olması açısından, Huntington’un deyimiyle bir “üçüncü dalga” demokrasisi değil, bir “ikinci dalga” demokrasisidir. 1 Dolayısıyla Türkiye, oldukça uzun bir demokrasi deneyimine sahiptir. Öte yandan Türk demokrasisi, askeri darbelerle üç defa kesintiye uğramış, üç defa demokrasinin çöküntüsünü ve yeniden kurulmasını yaşamıştır. Bu uzunca demokrasi deneyimine rağmen Türkiye hâlâ, ileri derecede kurumsallaşmış ve pekişmiş demokrasilerin düzeyine erişmiş değildir. Bu durumun açıklanması, kitabımızın ana amaçlarından birini oluşturmaktadır.

Türkiye, İslam dünyasında hem demokratik hem de gerçek anlamda laik tek ülke olması açısından da ilginç bir örnek olaydır. İslamiyetin demokrasi ile bağdaşabilirliği konusunda güncellik kazanan tartışmalar açısından da, Türkiye örneği üzerinde durulmaya değer niteliktedir. Türkiye’nin demokrasi deneyiminin başarı ya da başarısızlığı da bu konuda önemli ip uçları verecektir.

Bu kitabı yazmamı teşvik eden faktörlerden biri de, Türkiye ile ilgili araştırmalarda karşılaştırma boyutunun eksikliğidir. Karşılaştırmalı Orta Doğu veya Güney Avrupa araştırmalarında Türkiye’nin hemen hemen hiç yer almaması ilginçtir. Ortadoğu ülkelerinin siyasal rejimleri üzerindeki karşılaştırmalı araştırmalar, büyük çoğunlukla Arap ülkeleri üzerinde yoğunlaşmakta, zaman zaman bunlara İran da dahil edilmektedir. Güney Avrupa’nın yeni demokrasileri (İspanya, Portekiz ve Yunanistan) üzerindeki karşılaştırmalı araştırmalar da genellikle Türkiye’ye yer vermemişlerdir. 2 Türkiye’nin birçok ortak özelliği paylaştığı Latin Amerika ülkeleriyle karşılaştırmalı çalışmalar yok gibidir. 3 Bu kitap, sistematik biçimde karşılaştırmalı değilse de, birçok yerinde diğer yeni demokrasilerin deneyimleriyle karşılaştırmalar yapılmaktadır.

Bu çalışma Türkiye’de demokrasinin pekişmesi (consolidation) ve karşılaştığı engellerle ilgili olduğundan, işe demokratik pekişmenin tanımı ile başlamak gerekir. Adam Przeworski’nin isabetli tanımına göre demokrasi, “hiç kimse demokratik kurumlar dışında hareket etmeyi düşünmediği, kaybedenlerin bütün istediği kaybettikleri kurumlar içerisinde şanslarını tekrar denemek olduğu zaman, şehirdeki tek oyun haline gelir. Demokrasi, kendi kendisini gerçekleştirir olduğunda, yani bütün ilgili sosyal güçler kendi menfaatlerini ve değerlerini kurumların sonucu belirsiz etkileşimine terketmenin en iyi çözüm olduğuna inandıkları zaman pekişmiş olur” 4

Demokratik pekişmenin tanımlanması, pekişmenin maksimalist ve minimalist anlayış tarzları arasında bir tercihi gerektirir. Maksimalist bir tanım, demokratik değerlerin uzun bir sosyalleşme süreci sonucunda vatandaşların çoğunluğunca benimsenmesini vurgular. Minimalist tanım ise, demokratik kurumların meşruluğuna yönelik ciddi bir tehdidin bulunmamasını ve özellikle serbest ve yarışmacı seçimlerin düzenli olarak yapılmasını ön plana çıkarır. 5 Ancak her iki yaklaşımın da sorunları vardır. Maksimalist yaklaşım aşırı uca götürüldüğü takdirde, dünyada hiçbir demokratik rejim tam anlamıyla pekişmiş sayılamaz. Üstelik böyle bir yaklaşım, tarihsel gerçeklerle de bağdaşmaz; çünkü siyasal demokrasinin doğuşundan önce toplum çoğunluğunun demokrat olduğu bir örnek yoktur. 6

Öte yandan minimalist yaklaşım, “seçimselcilik” (electoralism), yani demokratik pekişmeyi salt düzenli ve yarışmacı seçimlerin yapılması ile özdeşleştirmek tehlikesini taşır. Bu yaklaşımın iki önemli sakıncası vardır. Biri, seçilmiş olmayan makamlara, özellikle silahlı kuvvetlere tanınan vesayet yetkileri ve mahfuz alanlarla ilgilidir. Bazı durumlarda, demokratik şekilde seçilmiş hükümetler uzunca bir dönem boyunca birbirlerini izleyebilirlerse de, bu sadece onların, demokratik hesap verme mekanizmalarının dışında kalan aktörlerin iktidarına meydan okumama konusundaki ihtiyatlı tutumlarından kaynaklanabilir. Böyle bir durumda sağlanan istikrar, tam demokratik bir rejim yönünde ilerleme ile eşit tutulamaz. 7 İkinci sorun, temel hak ve hürriyetlere ne ölçüde saygı gösterildiği ile ilgilidir. Bu boyut da yarışmacı seçimlerin varlığı kadar önemlidir; çünkü “bir rejim geniş katılıma dayanan yarışmacı seçimleri gerçekleştirebilir; ama temel hak ve hürriyetler güvence altında olmadığı takdirde, tam demokratik sayılamaz.” 8 Dolayısıyla, asgari ölçüde bir biçimsel demokratik pekişme anlayışı bile, demokratik şekilde seçilmiş sivil otoritelerin seçilmemiş otoriteler karşısındaki üstünlüğüne ve bütün vatandaşların temel haklarının saygı görmesi ve etkin güvenceler altında bulunmasına yer vermek zorundadır.

Burada tanımlanan anlamında pekişme kavramının, siyasal kurumlaşma kavramı ile birçok ortak noktaları vardır. Siyasal kurumlaşma ile, rejimin biçimsel ve biçimsel olmayan kurallarının geniş ölçüde anlaşılıp kabul gördüğü ve başlıca siyasal aktörlerin, davranışlarını buna göre biçimlendirdiği bir durum kastedilmektedir. 9 Ancak böyle bir özdeşleştirme, sadece kurumsallaşmış davranış kalıpları gerçekten demokratik olduğu takdirde doğrudur. Aksi halde, mesela seçilmiş olmayan makamlar geniş vesayet yetkilerine veya mahfuz alanlara sahipseler veya halkın bir kesiminin temel hakları saygı görmüyorsa, kurumsallaşma ters etki yapar; yani demokratik pekişmeye götürecek yerde, ondan uzaklaştırır. 10 Kısacası, siyasal kurumsallaşma, demokratik pekişmenin önemli fakat sadece tek bir unsuru olarak kabul edilmelidir. Aynı nedenle, Samuel Huntington’un önerdiği “iki iktidar değişikliği testi” demokratik pekişmenin belirleyici bir kriteri olarak kabul edilemez. 11 Üstelik bu test, sık hükümet değişikliklerinin mutlaka demokratik pekişmeye hizmet etmediği çok-partili parlamenter rejimlerden çok, başkanlık rejimleri ve iki-partili parlamenter rejimler bakımından anlamlıdır. Türkiye’de 1973 ile 1980 arasında iktidarın Bülent Ecevit ve Süleyman Demirel hükümetleri arasında üç defa el değiştirmiş olması, demokrasinin 1980’deki çöküşünün gösterdiği gibi, demokratik pekişmeye hiçbir katkıda bulunmamıştır.

Bu tartışma, demokrasiye geçişin tamamlandığı anla, demokrasinin pekiştiği an arasında geniş bir gri bölgenin bulunduğunu ifade etmektedir. Bu konuda, Guillermo O’Donnell’ın iki geçiş kavramı özellikle yararlı olabilir. O’Donnell, demokratikleşme sürecinin iki geçişi içerdiğini ileri sürmektedir:

“Birincisi, önceki otoriter rejimden, demokratik bir hükümetin kuruluşuna geçiştir. İkinci geçiş, bu hükümetten demokrasinin pekişmesine, yani bir demokratik rejimin etkin işleyişine geçiştir… İkinci geçiş, birincisinden daha az zahmetli veya daha az uzun olmayacaktır; demokratik bir hükümetten demokratik bir rejime götüren yollar, belirsiz ve karmaşıktır; otoriterizme geri dönüş ihtimalleri de boldur” 12

İkinci geçişin güçlükleri, yeni demokrasilerin bir çoğunun, democraduras’tan (yarı demokrasiler) az çok işleyen fakat tam pekişmiş olmayan demokrasilere kadar uzanan bu gri bölgede oldukları anlamına gelmektedir. Türkiye de, birçok başka ülke ile bu kaderi paylaşmaktadır. Bu kitapta, gerek maksimalist gerek minimalist yaklaşımların sakıncalarından kaçınan bir tanım olarak, Juan J. Linz ve Alfred Stepan’ın demokratik pekişme tanımını kabul ediyorum. Yazarlar, demokratik pekişmeyi davranışsal, tutumsal ve anayasal olmak üzere üç anlamda tanımlamaktadırlar.

“Davranışsal olarak bir ülkede demokratik rejim, önemli herhangi bir milli, sosyal, ekonomik, siyasal veya kurumsal aktörün, demokratik olmayan bir rejim yaratmak veya devletten ayrılmak için şiddete ya da dış müdahaleye başvurmak suretiyle amaçlarını gerçekleştirme teşebbüsü uğruna önemli kaynaklar harcamadığı zaman pekişmiş olur.

Tutumsal olarak demokratik bir rejim, kamuoyunun güçlü bir çoğunluğu, demokratik yöntemlerin ve kurumların kendilerinki gibi bir toplumda kolektif hayatı düzenlemenin en uygun yolu olduğuna inandığı ve anti-sistem alternatiflere desteğin zayıf ya da demokrasi yanlısı güçlerden az çok tecrit edilmiş olduğu zaman pekişmiş olur.

Anayasal olarak demokratik bir rejim, gerek hükümet gerek hükümet-dışı güçler ülkenin tümünde çatışmaları yeni demokratik sürecin emrettiği belli kanunlar, usuller ve kurumlar içerisinde çözmeye alıştıkları ve bunlara tabi oldukları zaman, pekişmiş olur.” 13

Linz ve Stepan, pekişmiş bir demokrasinin vazgeçilmez şartı olarak gördükleri işleyen bir devlete ek olarak, bir demokrasinin pekiştirilmesi için, “birbiriyle ilişkili ve birbirini güçlendiren beş şartın varlığının veya yaratılmasının” gerekli olduğunu ileri sürmektedirler.

“Birincisi, hür ve canlı bir sivil toplumun gelişimi için şartlar mevcut olmalıdır. İkincisi, nispeten özerk ve kendisine değer verilen bir siyasal toplum bulunmalıdır. Üçüncüsü, vatandaşların hürriyetlerinin ve bağımsız dernek hayatının hukuki güvencelerini sağlayacak bir hukuk devleti mevcut olmalıdır. Dördüncüsü, yeni demokratik hükümet tarafından kullanılmaya elverişli bir devlet bürokrasisi bulunmalıdır. Beşincisi, kurumsallaşmış bir ekonomik toplum mevcut olmalıdır.” 14

Demokratik pekişmenin bu beş alanının herbirinde, Türkiye, bazıları demokratik pekişmeyi kolaylaştıracak, bazıları da güçleştirecek nitelikler sergilemektedir. İşleyen bir devlet bakımından Türkiye, Osmanlı döneminden günümüze kadar yüksek düzeyde bir “devlet olma” vasfına ve güçlü bir devlet geleneğine sahip olmuştur. 15 Bununla birlikte, 1980’lerin ortalarından itibaren bu devlet olma vasfı, Kürdistan İşçi Partisi (PKK) bayrağı altında örgütlenmiş nispeten küçük fakat militan ve şiddet yanlısı ayrılıkçı bir Kürt grubunun tehdidi ile karşılaşmıştır.

Hür ve canlı bir sivil toplumun varlığı konusunda Türkiye, komünizm sonrası demokrasilere oranla karşılaştırmalı bir avantaja sahiptir. Türkiye’nin totaliter bir geçmişi olmamıştır. Türkiye’yi 1923’ten 1946’ya kadar yöneten tek-partili Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) rejimi, totaliter değil, otoriter nitelikteydi; dolayısıyla sınırlı bir çoğulculuğa izin vermiş ve sivil toplumun siyasal olmayan alandaki tüm ifadelerini yasaklamaya teşebbüs etmemiştir. Bununla birlikte dernekler, mesela sınıf esasına dayanan dernekleri yasaklayan hayli baskıcı bir kanuna tabi tutulmuşlardı. Keza, 1930’ların ilk yıllarında birçok önemli dernek, kendilerini kapatmaya zorlanmışlardı. 1946’da demokrasiye geçişle birlikte sivil toplum kurumları sürekli bir gelişme göstermiş, liberal 1961 Anayasasının kabulü de bu gelişmeyi önemli ölçüde hızlandırmıştır. Buna karşılık sivil toplum kurumları, Milli Güvenlik Konseyi rejimi döneminde ciddi bir darbe yemiş, 1982 Anayasası, siyasal partiler hariç tüm sivil toplum kuruluşlarının her türlü siyasal faaliyetini yasakladığı gibi, siyasal partilerle sendikalar, dernekler, kooperatifler ve meslek kuruluşları arasında her türlü işbirliğini men etmiştir. Anayasanın bu baskıcı hükümleri, 1995 Anayasa değişiklikleriyle kaldırılmıştır; aslında bu tarihten önce de, sivil toplum kuruluşlarının sayısındaki ve faaliyetlerindeki artış, bu hukuki sınırları zorlamaya başlamış bulunuyordu. Bugün sivil toplum, siyasal söylemin önemli bir unsuru haline gelmiş bulunmaktadır. Gene de, en iyi şartlar altında bile sivil toplum kuruluşları, güçlü bir devlet geleneği ve bu kuruluşlardan pek az katkı sağlayan aşırı derecede merkezileşmiş; bir karar alma mekanizmasıyla mücadele etme durumundadırlar.

Siyasal topluma gelince Türkiye’nin, Osmanlı İmparatorluğunun son onyılları ve Cumhuriyetin ilk yılları hesaba katılmasa bile, yarım yüzyılı aşkın bir çok-partili hayat deneyimi vardır. Huntington’un ifade ettiği gibi, “daha önceki demokratik deneyim, bunun hiç olmamasına oranla, üçüncü dalga demokrasilerinin pekişmesine daha elverişlidir. Bu önermeyi genişleterek, daha uzun ve daha yakın bir demokrasi deneyiminin, daha kısa ve daha uzak bir deneyime oranla demokratik pekişmeye daha elverişli olduğunu varsaymak, akla yakındır.” 16 Bu kriterlere göre Türkiye’nin üç kere kesintiye uğramış dahi olsa uzun demokrasi deneyimi, demokratik pekişmeyi kolaylaştıracak bir durum sayılabilir. Teknik olarak Türkiye, bir üçüncü dalga demokrasisi değil, bir ikinci dalga demokrasisidir. Bununla birlikte, Dördüncü Ünitede açıklanacağı gibi, halen Türk parti sistemi, oynaklık, parçalanma, kutuplaşma ve siyasal partilerin örgütsel güçlerinde genel bir zayıflama gibi ciddi sorunlarla karşı karşıyadır.

Türkiye, nispeten uzun bir anayasacılık ve hukuk devleti geleneğine sahip olması itibariyle de, birçok yeni demokrasiye oranla karşılaştırmalı bir üstünlüğe sahiptir. Hukuk devleti geleneğinin kökeni, sultanın teb’asına can, mal ve ırz güvenliği sağlayan ve din ayrımı gözetilmeksizin bütün teb’anın kanun önünde eşitliğini kabul eden 1839 Tanzimat Fermanına kadar çıkmaktadır. Keza Osmanlı İmparatorluğu, 1876’da kısmen seçilmiş bir yasama meclisine sahip bir anayasa ilan eden ilk Müslüman ülkesi olmuştur. Anayasa 1878’de uygulanmaktan alıkonulmuş olmakla birlikte, 1908’de yeniden yürürlüğe konulmuş ve İmparatorluğun yıkılışına kadar yürürlükte kalmıştır.

Cumhuriyetin tek-partili yıllarında bile, bir anayasal devlet görüntüsü özenle korunmuş, olağanüstü mahkemelere ancak ağır kriz dönemlerinde başvurulmuştur. Tek-partili seçimler düzenli olarak yapılmış ve Türkiye Büyük Millet Meclisi, uygulamadaki rolü yüksek parti liderlerinin kararlarını onaylamaktan ibaret kalsa bile, büyük saygı görmüştür. 1961 ve 1982 Anayasaları güçlü ve bağımsız bir Anayasa Mahkemesi kurmuş, yargı organının bağımsızlığını tanımış ve bütün hâkim ve savcılar için iş ve maaş güvenceleri sağlamıştır. Hâkim ve savcılarla ilgili tüm personel ve disiplin işlemleri, çoğunluğu yüksek mahkemelerce aday gösterilen ve Cumhurbaşkanınca atanan hâkimlerden oluşan Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından yapılmaktadır. Bununla birlikte Türk yargı sistemi tümüyle sorunsuz değildir. Mahkemelerin yavaş çalışması, haklı şikayetlere yol açmakta ve bazen Mafya tipi çözümleri teşvik etmektedir. Hukuk devleti açısından tartışmalı konumda olan Devlet Güvenlik Mahkemeleri, 1999 anayasa değişikliği ile sivilleştirilmiş, 2004 anayasa değişikliği ile de tümden kaldırılmıştır. Güvenlik güçleri ile ilgili işkence ve kötü muamele iddiaları, son yıllarda ciddi ölçüde azalmış olmakla birlikte, tamamen ortadan kaldırılabilmiş değildir.

“Kullanılabilir” bir devlet bürokrasisine gelince, Türkiye Cumhuriyetine Osmanlı İmparatorluğundan, akılcı-hukuki bürokratik normların egemen olduğu güçlü ve merkeziyetçi bir bürokratik devlet miras kalmıştır. Gerçekten, devletin “çıktı” (output) yapıları (kamu bürokrasisi, silahlı kuvvetler, polis ve mahkemeler) o derece kurumsallaşmışlardır ki, devlet mekanizmasının bu aşırı ölçüde gelişimi, Türk siyasal kültüründeki güçlü devlet geleneği ile birlikte, daha dengeli devlet-sivil toplum ilişkilerinin ortaya çıkmasını engelleyebilir. İddia edilebilir ki, yalnız siyasal kurumsallaşmanın eksikliği değil, devlet mekanizmasının aşırı kurumsallaşması ve onun yanında “girdi” yapılarının (siyasal partiler ve menfaat grupları) yeterince kurumsallaşmaması da, demokratik pekişme ümitlerini zayıflatabilir. 17

Son olarak, bir “ekonomik toplum”un varlığı açısından da Türkiye, komünizm sonrası demokrasilere oranla karşılaştırmalı bir üstünlüğe sahiptir. Modern pekişmiş bir demokrasinin ne komuta ekonomisinde ne de saf bir piyasa ekonomisinde mevcut olduğunu ileri süren Linz ve Stepan, şu sonuca varmışlardır: “modern pekişmiş demokrasiler, devletle piyasa arasında aracı rolü oynayan ve bizim ekonomik toplum olarak adlandırdığımız bir dizi sosyo-politik biçimde yaratılmış ve sosyo-politik biçimde kabullenilmiş kurallara, kurumlara ve düzenlemelere gerek gösterir.” En liberal piyasa şartları altında bile “piyasalar, şirketler kanunlarına; borsaların düzenlenmesine; ağırlık, ölçü ve içeriklere ilişkin düzenlenmiş standartlara; ve gerek kamusal gerek özel mülkiyeti koruyan hükümlere muhtaçtır. Bütün bunlar devlete ekonomide bir rol tanınmasını gerektirir.” 18 Türkiye ekonomisi her zaman için geniş bir kamu sektörünün özel teşebbüslerle birlikte bulunduğu bir karma ekonomi olmuş; dolayısıyla bir ekonomik toplum her zaman mevcut bulunmuştur. Tek-parti rejiminin (1923 – 1946) devletçiliği, özel teşebbüs karşıtı bir ideoloji olmayıp, sadece, özellikle özel sermayenin yetersiz olduğu veya yatırımda isteksiz davrandığı alanlarda, devletin sanayileşmeye öncülük etmesi anlamını taşımıştır. Demokrasiye geçişten sonra özel sektör sürekli olarak büyümüş ve 1980’lerde ekonominin yönetiminde piyasa güçlerinin rolünü arttıran önemli adımlar atılmıştır. Bununla birlikte devlet, hâlâ, özel sektörün nispeten küçük katkılarıyla, ekonomik politikaların kararlaştırılmasında hâkim bir rol oynamaktadır. Bunun, Altıncı Ünitede tartışılacağı gibi, sivil toplumun gelişimi üzerinde olumsuz etkileri mevcuttur.

Şimdi daha sonraki ünitelerin bir özetine geçecek olursak, İkinci Ünite, Türkiye’deki üç demokrasiye geçiş (ya da yeniden geçiş) olayını ve buna denk düşen üç çöküntüyü tahlil etmektedir. CHP’nin yerleşik otoriter tek-parti rejiminden demokrasiye ilk geçiş, 1946 ile 1950 arasında gerçekleşmiş ve muhalefetteki Demokrat Partinin (DP) 14 Mayıs 1950 serbest seçimlerindeki zaferi ile sonuçlanmıştır. DP hükümetinin 1954’ten sonra gitgide otoriter tedbirlere başvurması nedeniyle, iktidarla CHP muhalefeti arasındaki ilişkiler hızla kötüleşmiştir. On yıllık DP iktidarı, 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesiyle son bulmuştur. Yönetimi ele alan askeri konsey (Milli Birlik Komitesi) muhalefetteki siyasal partilerle işbirliği halinde yeni ve demokratik bir anayasa hazırlamış ve Ekim 1961 parlâmento seçimleriyle yeniden demokrasiye geçilmesinin şartlarını denetlemiştir.

Türkiye’nin ikinci demokrasi deneyimi, 12 Mart 1971’de “muhtıralı bir darbe” yoluyla kesintiye uğramış ve silahlı kuvvetler, hükümeti istifaya zorlayarak onun yerine partiler-üstü ya da teknokratik bir hükümeti göreve getirmişlerdir. Bununla birlikte 1971 müdahalesi, parlâmentoyu fesh etmiş veya siyasal partileri yasaklamış değildir. Bu ara dönem, 1973 parlâmento seçimleri ile sona ermiştir. 1973-sonrası döneme damgasını vuran, gitgide artan yoğun siyasal kutuplaşma ve aşırı sol ve aşırı sağdaki grupların giriştikleri geniş çaplı siyasal şiddet eylemleri olmuştur. 12 Eylül 1980 askeri müdahalesi bu kaotik duruma son vermiş ve Milli Güvenlik Konseyi (MGK) rejimi adı altında yeni bir askeri yönetim dönemini başlatmıştır. MGK yönetimi, kendisinin özenle denetlediği şartlar altında yapılan Kasım 1983 parlâmento seçimleri ile sona ermiştir.

İkinci Ünitedeki temel iddialardan biri, Türkiye’deki her üç demokrasiye geçiş olayının (1950, 1961 ve 1983) demokrasiye geçişlerin “reform” türüne uygun nitelikler taşıdığıdır. Reform yolunda geçiş süreci, otoriter iktidar sahipleri tarafından başlatılıp denetlenmekte ve bu, ortaya çıkan demokratik rejim bakımından önemli sonuçlar doğurmaktadır. Ünitedeki diğer bir önemli iddia, demokrasinin üç çöküntüsünü (özellikle 1960 ve 1980 çöküntülerini) açıklayan en kuvvetli değişkenin, siyasal elitlerin davranışları, yani yoğun elit kutuplaşması ve önde gelen politikacıların uzlaşmaz tutumları olduğudur.

Üçüncü Ünite, 1960 ve 1980 askeri müdahalelerini izleyen anayasa yapımı süreçlerinin tahliline ayrılmıştır. Bu süreçler, askeri müdahalelerin sonrasında siyasal güçlerin dengesi ve silahlı kuvvetlerle sivil siyasal güçler arasındaki ilişkiler konusunda bir perspektif sağlamaktadır. Keza, anayasa yapımı biçimi, bu sürecin sonucu olan anayasaları derinden etkilemekte ve bu da, yeni doğan demokratik rejim bakımından önemli sonuçlar yaratmaktadır. Ünitede, anayasa yapımı süreçlerinin dışlayıcı veya yarı-dışlayıcı niteliğinin (birinci süreç eski Demokrat Partilileri, ikincisi ise bütün siyasal partileri dışlamıştır), anayasaları halk gözündeki meşruluktan yoksun bırakarak, doğan demokratik rejimlerin istikrarını olumsuz yönde etkilediği ileri sürülmektedir.

Dördüncü Ünitenin konusu, siyasal partiler ve parti sistemidir. 1950’deki ilk demokrasiye geçişten bu yana, Türkiye’nin politikası, büyük ölçüde parti politikası olmuştur. 1946 – 1960 döneminin iki-parti sistemi, 1960 askeri müdahalesini takiben, kısmen nispi temsil sisteminin kabulü, kısmen de toplumun gitgide karmaşıklaşmasının ve farklılaşmasının sonucu olarak, birçok – parti sistemine dönüşmüştür. Türkiye’nin ikinci demokrasi deneyiminin son yılları, parti sisteminin giderek artan ölçüde oynaklaşmasına, parçalanmasına ve kutuplaşmasına tanık olmuş ve bu da, diğer faktörlerin de katkısıyla, demokrasinin 1980 yılındaki çöküntüsünü etkilemiştir. MGK rejimi, daha ideolojik nitelikteki küçük partileri yarışmadan dışlayacağı ve bir iki-parti (olmazsa, bir üç-parti) sistemini yaratacağı ümidiyle, yüksek ulusal ve seçim çevresi barajları getirerek, parti sistemini yeniden yapılandırmaya teşebbüs etmiştir. 1983 ve 1987 seçimleri, gerçekten de bir tek parti (Anavatan Partisi) iktidarı yaratmıştır. Parti sistemi, 1987’den sonra yeniden parçalanma eğilimine girmiştir. 1990’larda parti sisteminin oynaklık, parçalanma ve kutuplaşma düzeyi gene aşırı ölçüde yükselmiştir. 2002 seçimlerinin yarattığı iki – partili tablonun istikrarlı olup olmayacağını bugünden kestirmek güçtür.

Dördüncü Ünite, ayrıca Türk siyasal partilerinin genel örgütsel niteliklerini ve başlıca siyasal partilerin temel özelliklerini tartışmaktadır.

Beşinci Ünite, Türk siyasal hayatının başka bir önemli aktörü olan silahlı kuvvetleri ele almaktadır. 1960’tan bu yana ordu, sadece üç defa doğrudan doğruya müdahalede bulunmakla kalmamış, askeri yönetimleri izleyen sivil hükümetler dönemlerinde de önemli bir siyasal rol oynamıştır. İktidarı terk etmeye hazırlanan askeri rejimlerin 1961 ve 1982 Anayasaları ile elde ettikleri “çıkış garantileri” ordunun siyasal etkisini güçlendirmiş ve ona yardımcı olmuştur. Bu tür garantiler, silahlı kuvvetlere sivil hükümetler karşısında belli vesayet yetkileri, mahfuz alanlar ve büyük bir özerklik sağlamak suretiyle, onların siyasal iktidarda önemli bir pay sahibi olmalarına yol açmaktadır. Bu da, demokrasinin pekişmesini güçleştiren faktörlerden biridir.

Altıncı Ünite, sivil toplumun gelişimini ve politika yapımındaki etkisini incelemekte özellikle iş çevrelerinin menfaatleri, siyasal liderlik ve devlet aygıtı arasındaki ilişkiler üzerinde durmaktadır. Bu Ünitede sivil toplumun hükümetten ne ölçüde hesap sorabildiği konusuna da değinilmiştir. Ünitede ele alınan diğer bir konu da, sivil toplumun dinamiklerinden doğan, fakat demokratik pekişmenin önünde bir engel ya da tehdit oluşturan iki olgu, yani siyasal İslam’ın ve Kürt milliyetçiliğinin yükselişidir. Her iki olgu, Türk devletinin lâiklik, millîlik ve üniterlik gibi bazı temel niteliklerini tehdit etmektedir. Bu iki sorun üzerinde elitler-arası bir yakınlaşma olası görünmemektedir; çünkü böyle bir yakınlaşma, Türk devletinin Cumhuriyetin kuruluşundan beri sahip olduğu temel niteliklerin yeniden tanımlanması anlamına gelmektedir.

Sonuç bölümü, Türkiye’de demokrasinin pekişmesi konusunda bir bilanço sunmakta ve Türkiye’nin yeni demokrasiler arasındaki yerini tartışmaktadır. Türkiye diğer örnek olaylara ne ölçüde uymaktadır? Benzerlikler ve farklar nelerdir? Türkiye örnek olayını açıklayabilmek için yeni bir demokrasi tipine ihtiyaç var mıdır? Bu sonuncu noktaya ilişkin olarak, Guillermo O’Donnell’ın “delegasyoncu demokrasi” kavramının Türkiye’ye uygulanabilirliği tartışılmaktadır. O’Donnell’ın Latin Amerika deneyimi temelinde oluşturduğu model, ne pekişmiş (kurumsallaşmış) ne de yakın bir çökme tehlikesine mâruz olan bir demokrasiyi anlatmaktadır. Bunun başlıca özellikleri, aşırı ölçüde kişiselleşmiş bir liderlik stili, zayıf siyasal kurumlar (özellikle siyasal partiler) ve yatay hesap verebilirliğin (yani yasama organları ve mahkemeler gibi diğer özerk kurumlara hesap verebilirlik) yokluğudur. 19 Sonuç bölümünde Türkiye’nin, Latin Amerika’nın delegasyoncu demokrasileri ile bazı önemli özellikleri paylaştığı ileri sürülmektedir.